Şuarâ Sûresi 200-209. Ayet Tefsiri


200-209 / 227


Şuarâ Sûresi Hakkında

Şuarâ sûresi Mekke’de nâzil olmuştur. 224-227. âyetlerin Medine’de indiği söylenir. 227 âyettir. İsmini 224. âyette geçen ve “şâirler” mânasına gelen اَلشُّعَرَاءُ (şuarâ) kelimesinden alır. Sûrenin ayrıca “Tâ. Sîn. Mîm” ve birkaç peygamberin kıssasını ihtivâ etmesi sebebiyle الجامعة (Câmia) isimleri de vardır. Resmî sıralamada 26, iniş sırasına göre 47. sûredir.  

Şuarâ Sûresi Konusu

Furkan sûresinde yer alan “inzâr: Allah’ın azabıyla tehdit ve uyarı”, bu sûrede peygamber kıssalarından verilen muşahhas misallerle genişçe izah edilerek, İslâm’ı tüm yönleriyle bir hayat nizamı hâlinde tebliğ ve tatbik edip yerleştirmeye çalışan Resûlullah (s.a.s.) teselli buyrulur. Bu gâyeye matuf olarak yedi peygamber kıssası anlatılır. Bahsi geçen peygamberlerin gerçek peygamber olması gibi, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in de gerçek peygamber, ona indirilen kitabın da Allah kelâmı gerçek bir Kur’an olduğu haber verilir. Allah Teâlâ’nın varlık âlemine yerleştirdiği kevnî âyetler, önceki peygamberlerin gösterdiği mûcizeler, kavimlerinin başına inen ilâhî kahır tecellîleri ve bizzat Kur’ân-ı Kerîm’in mûcizevî yapısı bu hakîkatin şahididir. Bu gerçekler ışığında Resûlullah (s.a.s.) bir kâhin ve şâir olmadığı gibi, Kur’an da bir kehânet ve şiir değildir. Şeytanların böyle her yönüyle ulvî ve hârikulâde bir söz indirmeleri mümkün olmadığı gibi, hangi vadide dolaştıkları belli olmayan şâirlerin de bunun gibi bir söz söylemeleri muhaldir.  O, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in kalbine Cebrâil (a.s.) tarafından inzal edilmiş, insanlığı ilâhî azap ile uyarıp ebedî nimetlerle müjdelemek maksadını taşıyan Allah kelâmıdır. Gerçek kurtuluş, ancak onun tâlimatlarına inanıp itaat etmekle mümkün olabilecektir. Sûre boyunca Cenâb-ı Hakk’ın “Azîz: çok güçlü, kuvvetli, mağlup edilemez bir kudret sahibi” ismi ile birlikte “Rahîm: çok merhametli” ismi tekrar edilir. İnsanlık tarihi, O’nun rahmet tecellilerine olduğu gibi gazap tecellilerine de şâhitlik etmektedir. Bu durumda, Allah’ın rahmetine mi, yoksa gazabına mı müstahak olmaya karar vermenin insanların kendi tercihlerine kaldığına işaret edilir.

Şuarâ Sûresi Nuzül Sebebi

         Mushaftaki sıralamada yirmi altıncı, iniş sırasına göre kırk yedinci sûredir. Vâkıa sûresinden sonra, Neml sûresinden önce Mekke’de inmiştir. 197. âyeti ile son dört âyetinin (224-227) Medine döneminde indiğine dair rivayetler de vardır (Süyûtî, el-İtkån, I, 12; İbn Âşûr, XIX, 89-90).

كَذٰلِكَ سَلَكْنَاهُ ف۪ي قُلُوبِ الْمُجْرِم۪ينَۜ ﴿٢٠٠﴾
لَا يُؤْمِنُونَ بِه۪ حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَل۪يمَۙ ﴿٢٠١﴾
فَيَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَۙ ﴿٢٠٢﴾
فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنْظَرُونَۜ ﴿٢٠٣﴾
اَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ ﴿٢٠٤﴾
اَفَرَاَيْتَ اِنْ مَتَّعْنَاهُمْ سِن۪ينَۙ ﴿٢٠٥﴾
ثُمَّ جَٓاءَهُمْ مَا كَانُوا يُوعَدُونَۙ ﴿٢٠٦﴾
مَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يُمَتَّعُونَۜ ﴿٢٠٧﴾
وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا لَهَا مُنْذِرُونَۗۛ ﴿٢٠٨﴾
ذِكْرٰى۠ۛ وَمَا كُنَّا ظَالِم۪ينَ ﴿٢٠٩﴾
Karşılaştır 200: İşte biz inkârı, kendi tercihlerine binâen kâfirlerin kalplerine böyle yerleştirmişizdir.
Karşılaştır 201: Artık onlar can yakıcı azabı görünceye kadar ona inanmayacaklardır.
Karşılaştır 202: Bu azap onlara, hiç beklemedikleri bir anda anısızın gelip çatacaktır.
Karşılaştır 203: O zaman da: “Acaba inanıp kendimizi düzeltmemiz için bize bir fırsat daha verilmez mi?” diyeceklerdir.
Karşılaştır 204: Şimdi, onlar hâlâ azabımızın çabucak gelmesini mi istiyorlar?
Karşılaştır 205: Düşün bir kere, biz onları yıllarca yaşatıp nimetlendirsek,
Karşılaştır 206: Sonra da tehdit edildikleri azap başlarına gelse,
Karşılaştır 207: Onca zaman yaşayıp nimetlenmeleri kendilerine ne fayda sağlayabilir?
Karşılaştır 208: Biz hiçbir toplumu, kendilerine uyarıcılar gönderip de azabımızla uıyarmadıkça helâk etmedik.
Karşılaştır 209: Onlara öğüt verilmiş, hatırlatma yapılmıştır. Biz kimseye hak­sızlık yapmayız.

TEFSİR:

Güneş gibi parıldayan Kur’an güneşi karşısında yarasalar gibi gözlerini kapatan, kalp kapılarını sonuna kadar sıkıca kilitleyen böyle hidâyet mahrumu bedbahtların, normal şartlar altında dünya hayatlarına devam ederlerken mânevî bir uyanışı gerçekleştirmeleri gerçekten zordur. Bunlar kendilerini ansızın yakalayacak bir azabı görünceye kadar bu inkâr hallerini sürdürürler. Ancak azap geldiğinde akılları başlarına gelir, pişman olurlar ve kendilerine süre tanınmasını isterler. Halbuki daha önce vukuunu mümkün görmedikleri için azabın çabuklaştırılmasını istiyorlardı. O ana kadar yaşayageldikleri rahat ve eğlence hayatını hep sürdürüp gideceklerini düşünüyorlardı. Bu sebeple Peygamber (s.a.s.)’e meydan okuyarak âdeta: “Eğer gerçekten peygamber isen, sana inanmadığımız ve düşmanlık ettiğimiz için biz Allah tarafından cezalandırılmayı hak ediyorsak, hiç durma, hemen tehdit ettiğin azabı getir” diyorlardı. (bk. Enfâl 8/32) Halbuki onlar, içinde bulundukları geçici rahatlık ve güven bakımından haklı bile olsalar, üzerlerine ilâhî azap kamçısı hemen indirilmese ve arzu ettikleri şekilde neşeli bir hayat için kendilerine uzun bir mühlet tanınsa bile, uzun uzun beyân edildiği üzere Nûh, Âd, Semûd, Lût kavimlerini ve Eykelileri yakalayan Allah’ın azabı onları da yakaladığında veya kimsenin kurtulamadığı ölüm başlarına geldiğinde, bu birkaç yıllık dünya rahatı ve zevki kendilerine hiçbir şey kazandırmayacak, ebedî bir pişmanlık ve hüsrana uğrayacaklardır. Şu hadîs-i şerif bu konuda ne kadar dikkat çekicidir:

“Cehennemliklerden olup, dünyada pek müreffeh hayat yaşayan bir kişi kıyamet gününde getirilip cehenneme bir kere daldırılır. Sonra:

«–Ey âdemoğlu! Sen hayırlı bir gün gördün mü? Herhangi bir nimete nâil oldun mu?» denilir. O kişi:

«–Hayır, vallahi Rabbim! Öyle bir şey görmedim» der. Cennetliklerden olup, dünyada insanların en yoksul olanı getirilir cennete bir kere daldırılır. Ona da:

«–Ey âdemoğlu! Sen herhangi bir yoksulluk ve sıkıntı gördün mü? Hiç zorluk ve darlık çektin mi?» denilir. O kişi de:

«–Hayır, vallahi Rabbim! Hiçbir yoksulluk ve sıkıntı görmedim, zorluk ve darlık çekmedim» der.” (Müslim, Münafıkîn, 55)

Şunu bilmek gerekir ki, kâfirlerin karşılaştıkları fenâ âkıbet açısından suç tamamen kendilerine aittir. Allah Teâlâ’yı en küçük bir haksızlıkla suçlamaya hakları yoktur. Çünkü Allah onlara uyarıcıları göndermiş, ikaz ve irşadını yapmış; fakat onlar uyarıcıların uyarılarına kulak asmayıp helâk olmuşlardır.

Bu âyetler, İslâm’a düşman olan Kureyş liderlerinin, bir süre sonra çetin bir azaba çarpılacaklarına işaret etmektedir. Gerçekten de Allah’ın azabıyla alay edenler, Bedir’de müslümanların kılıçları altında can vermişlerdir. Aynı durum günümüz için de, bundan sonraki zamanlar için de geçerlidir. İslâm düşmanları yeri ve zamanı geldikçe helak edilecekler; zaten nihayetinde Azrail’in öldürücü pençeleri altında ruhları alınıp ebedi azaba mahkûm edileceklerdir. O halde tek çâre, hiç vakit kaybetmeden, Kur’an’ın diriltici ve kurtarıcı davetine koşmaktır. Çünkü o davet, Yüce Allah’ın en küçük bir karışıklığa bile uğramamış gerçek davetidir: 

Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri