En'âm Sûresi 112-113. Ayet Tefsiri


112-113 / 165


En'âm Sûresi Hakkında

En‘âm sûresi çoğunluğun görüşüne göre Mekke’de bir defada inmiştir. Ancak üç veya altı âyetinin Medine’de indiğine dair bir görüş de bulunmaktadır. 165 ayettir. Mushaftaki tertibe göre 6, iniş sırasına göre 55. sûredir. Sûreye isim olan اَلأنْعَامُ (en‘âm) kelimesi Arapça’da “deve, sığır ve koyun gibi evcil hayvanlar, ceylan, geyik ve benzeri yabani hayvanlar ve bir takım binek hayvanları” mânasında kullanılmaktadır. Bu kelime sûrenin 136, 138, 139 ve 142. âyetlerinde altı kez tekrar edilmiştir.

En'âm Sûresi Konusu

Esasen İslâm’ın inanç esaslarının işlendiği bu sûrede özetle şu mevzular yer almaktadır:

    Allah’ın birliğinin delilleri; ilim, irade, kudret gibi sıfatları beyân edilerek şirkin geçersizliği ve âhirette sebep olacağı vahim neticeleri haber verilir. İslâm inancını kabul etmeyen kâfirlerin, Kur’an’ın davetine bigâne kaldıkları takdirde, kendilerinden önceki kâfirlerin uğradıkları hazin akıbete uğrayacakları ikazı yapılır.

    Peygamberin tebliğ vazifesi ve bu vazifeyi ifâ ederken kullandığı imkânların sınırlı oluşu, zengin veya fakir her seviyeden muhatapla münâsebetleri ele alınmakta, özellikle çevreden gelen baskılar sebebiyle fakir müslümanlara olması gereken ilginin azaltılmaması istenmektedir.

    Tevhid mücâdelesinde Resûlullah (s.a.s.) ve etrafındaki müslümanları teselli etmek, münkirlerden gelecek eziyetlere karşı sabırlı olmaya teşvik etmek ve takip edilmesi gereken bir tebliğ metodunu öğretmek gayesiyle Hz. İbrâhim’in putperest kavmiyle olan münâsebetleri, onları şirkten vazgeçirmek için getirdiği deliller üzerinde durulur. Efendimiz’den önceki bütün peygamberlerin hep aynı hidâyet yolunun yolcuları oldukları ve insanları bu doğru yola davet ettikleri, dolayısıyla Peygamberimiz’e düşen vazifenin onların nurlu izinden yürümek olduğu beyân edilir.

    Bir kısım hayvanlar ve ziraat mahsulleriyle alakalı olarak putperest Arapların benimsedikleri yanlış uygulamalar dile getirilip reddedilir ve bu hususta uyulması gereken İslâmî kâideler açıklanır. Haram ve helâli belirleme yetkisinin sadece Allah’a ait olduğu ortaya konur.

    Son olarak ana-babaya iyilik, çocukları öldürmemek, günahları terk etmek, yetim malı yememek, adâletli olmak ve benzeri gibi İslâm’ın temel ahlâkî esasları tekrar edilerek tabi olunacak dosdoğru yolun bu olduğu, bütün ilâhî kitapların hep bu esasları getirdiği, dolayısıyla ölüp âhiret gerçeği ile karşılaşmadan önce bu esaslara uygun bir şekilde iman ederek sadece Allah için bir kulluk yapmanın gereği üzerinde durulur. Yaratılmış olmanın ve imtihan edilmenin gayesi de zaten budur.

En'âm Sûresi Nuzül Sebebi

         Mushaftaki sıralamada 6., iniş sırasına göre 55. sûredir. Hicr sûresinden sonra, Sâffât sûresinden önce Mekke’de nâzil olmuştur. Tamamına yakınının Mekke’de indiği hususunda ittifak vardır. Abdullah b. Ömer’e ulaşan bir rivayete göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “En‘âm sûresi bana toplu olarak indi. 70.000 melek tesbih ve hamd sözleriyle bu sûrenin inişine eşlik etti” (Taberânî, el-Mu‘cemü’s-sağ^r, I, 145). Abdullah b. Abbas’tan aktarılan bir rivayette de Mekke’de “bir defada” indiği teyit edilmiştir (Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr, XX, 215). Ancak birkaç âyetinin Medine’de indiğine dair görüşler de vardır (bk. İbn Atıyye, II, 265; Elmalılı, III, 1861).

En'âm Sûresi Fazileti

En‘âm sûresinin faziletine dâir Allah Resûlü (s.a.s.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilir:

“En‘âm sûresi bana toplu olarak indirildi. Yetmiş bin melek tesbih ve hamdederek bu sûrenin indirilişine eşlik etti.” (Taberânî, el-Mu‘cemü’s-sağîr, I, 145)

“En‘âm sûresi, Kur’ân-ı Kerîm’in en üstün sûrelerinden biridir.” (Dârimî, Fezâilü’l-Kur’ân 17)

وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاط۪ينَ الْاِنْسِ وَالْجِنِّ يُوح۪ي بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًاۜ وَلَوْ شَٓاءَ رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ ﴿١١٢﴾
وَلِتَصْغٰٓى اِلَيْهِ اَفْـِٔدَةُ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ وَلِيَرْضَوْهُ وَلِيَقْتَرِفُوا مَا هُمْ مُقْتَرِفُونَ ﴿١١٣﴾
Karşılaştır 112: İşte biz her peygamberin karşısında insan ve cin şeytanlarından oluşan bir düşman şebeke var etmişizdir. Bunlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldayıp dururlar. Şayet Rabbin dileseydi böyle yapamazlardı. Bu bakımdan onları, uydurdukları yalanlarla başbaşa bırak!
Karşılaştır 113: Şeytanlar bu fısıldaşmayı, âhirete inanmayanların gönülleri ona aksın, sonra büsbütün ısınıp ondan zevk alır hâle gelsin ve zâten tabiatleri hâline gelmiş günahları işlemeye devam etsinler diye yaparlar.

TEFSİR:

Âyet-i kerîmeler, müşriklerin sert düşmanlıklarıyla karşılaşan Peygamber Efendimiz ve müslümanları teselli etmektedir. Allah Teâlâ onları böyle büyük bir düşmanlıkla karşı karşıya getirdiği gibi, aynı şekilde ondan önceki bütün peygamberlere de insan ve cin şeytanlarını düşman yapmıştır. Bu, ilk defa ortaya çıkan bir durum değil, başlangıçtan beri her bir peygamber için geçerli olan bir durumdur. Ne zaman bir peygamber Allah’a davet etmek ve doğru yolu göstermek için geldi ise, tüm şeytânî kuvvetler, onu vazifesinde başarısızlığa uğratmak için hemen harekete geçmişlerdir. O halde onların düşmanlıklarına üzülmeye gerek yoktur. Bilakis bu düşmanlıklara rağmen, her türlü engeli aşarak tebliğin başarılı olması için çalışmak gerekmektedir. O insan ve cin şeytanları, aldatmak için birbirlerine yaldızlı bir takım sözler fısıldarlar. Bundan özellikle cin şeytanlarının insan şeytanlarına fısıldadıkları sözler anlaşılmaktadır. (bk. En‘âm 6/121) Ancak insanları yaldızlı sözlerle kandırıp yoldan çıkaran insanlar da şeytan olarak nitelendirilmişlerdir. Bunların şeytanla ortak vasfı, fısıltı ile, gizli gizli sözlerle kandırmak, kalplere kötü düşünceler aşılamaktır. Bu “yaldızlı sözler”; insanları Kur’an’a ve kendilerini Hakk’a davet eden peygambere karşı isyana tahrik etmek için şeytanların kullandığı tüm planlar, vasıtalar, şüpheler ve aldatmacalardır. Nitekim Nâs sûresinde de insanların göğüslerine kötü düşünceler fısıldayan cin ve insan şeytanlarından Allah’a sığınılması emredilir.

Allah Resûlü (s.a.s.) Ebu Zer (r.a.)’a: “Cin ve insan şeytanlarından Allah’a sığındın mı?” diye buyurur. O, “insandan da şeytan mı var?” diye sorunca Efendimiz: “Evet, onlar cin ve şeytanlardan daha şerlidirler” diye cevap verir. (Nesâî, İstiâze 48; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 108)

Malik b. Dinar der ki. “İnsanlardan olan şeytanlar benim için cinlerden olan şeytanlardan daha tehlikelidir. Çünkü Allah’a sığındığım zaman cin şeytanları kaçar giderler. Fakat insan şeytanları gelip göz göre göre beni günaha sürüklemeye çalışırlar.”

Şayet Allah isteseydi şeytanlar insanları kandırmaya çalışmazlardı; onlardan bu özelliği alabilirdi. Fakat ilâhî hikmet onların bu şekilde hareket etmelerine müsaade buyurmuştur. Bu durum, insanın dünyada imtihan ediliyor olmasının tabii bir gereği olarak karşımıza çıkmaktadır. Şu kadar ki, Allah’ın şeytanların yaptıklarına izni var rızâsı yoktur; meleklerin yaptıklarına ise hem izni hem rızâsı vardır.

Şeytanların aldatıcı yaldızlı sözlerine en çok âhirete inanmayanlar kanarlar. Gönülleri ona doğru meyleder, akar. Onlardan pek hoşlanırlar; meftûn olur, keyf alırlar. Tevbe edip kendilerine gelmeleri gerekirken, aksine aldatıldıklarının farkında olmaksızın daha önce işledikleri günahları işlemeye devam ederler. Halbuki âhirete kesinkes inananlara bunların bir tesiri olmaz; onlar bu yaldızlı sözlere aldanmazlar; kulluk vazifelerini hakkiyle yerine getirmeye çalışırlar.

Âyet-i kerîmelerde şu işaretlerin olduğu söylenebilir: Allah’a vuslat yolunda yürüyenlerin bu uğurda çektikleri belâlar, onları yüksek makamlara ulaştıracak binekler gibidir. Bu yolda en büyük ve en zor belâ, düşmanların alay etmeleridir. Manevî yolda en yüksek mertebeye sahip olanlar peygamberler olduğu için, kâfirlerin onlara olan düşmanlığı da aynı derecede şiddetli olmuştur. Bu iptilâlar onlar için daimî bir terakki ve mânen yücelme vesilesi halinde lutfedilmiştir. Âyetteki “insan şeytanları” ifadesi, kötülüğü çok emredici olan nefs-i emmâre’ye işarettir. O, düşmanların en azgını olduğu için Kur’an’da geçtiği başka yerlerin aksine burada cinlerden önce zikredilmiştir. Böylece, nefsin esiri olanların düşmanlığının şeytanlarınkinden daha şiddetli ve başa çıkılması zor olduğuna işaret edilmiştir. Çünkü insanın kurduğu tuzaklar yanında şeytanınki zayıf kalır. Bu bakımdan gönül ehli olanlar, nefislerinin esiri olanların yaldızlı bâtıl sözlerine kulak asmazlar. Aksine düşmanların düşmanlığı arttıkça Allah dostlarının îmanı daha da güçlenme imkanı bulur. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, III, 115)

Her türlü düşmanlık karşısında imanın daha da kuvvetlenmesinin sırrı, yalnızca Allah Teâlâ’yı hâkim olarak tanımak ve O’nun hükümlerini açıklayan Kur’ân-ı Kerîm’i tüm insanlık hayatının yegane ölçüsü kılmaktır:

Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri