Ra'd Sûresi 26. Ayet Tefsiri


26 / 43


Ra'd Sûresi Hakkında

Ra‘d sûresi Mekke’de inmiştir. Medine’de indiğini söyleyenler de olmuştur. 43 âyettir. İsmini, 13. âyetindeki ve “gök gürültüsü” mânasına gelen اَلرَّعْدُ (ra‘d) kelimesinden almıştır. Mushaf tertîbine göre 13, nüzûl sırasına göre 87. sûredir.

Ra'd Sûresi Konusu

Sûre, Peygamberimiz (s.a.s.)’e inzâl buyrulan Kur’ân-ı Kerîm’in Allah tarafından gönderilmiş kesin, gerçek, doğru bir kitap olduğu esası etrafında döner durur. Kur’an’ın getirdiği temel esaslar olan tevhid, âhiret ve nübüvvet konularına tekrar tekrar temas eder. Bu esasları ispat sadedinde aklî ve mantıkî deliller serdeder. Bunlara samimiyetle iman edenlerin elde edecekleri mükâfatları, bunlara sırtını dönenlerin ise uğrayacakları hazin ve feci neticeleri haber verir. İslâm düşmanlarının ileri sürdükleri bir kısım itirazları üstü kapalı olarak ele alıp, iknâ edici bir şekilde cevaplandırır. Böylece oluşabilecek şüpheleri izale etmiş olur. Hususiyle İslâm’ı yaşama ve tebliğ etme yolunda gayret gösteren, bu uğurda çilelere sabredip Allah’ın yardımını bekleyen mü’min gönülleri teselli eder; onlara parlak bir gelecek için ümit ve cesaret aşılar.

Ra'd Sûresi Nuzül Sebebi

         Mushaftaki sıralamada on üçüncü, iniş sırasına göre doksan altıncı sûredir. Muhammed sûresinden sonra, Rahmân sûresinden önce nâzil olmuştur; Mekke’de mi Medine’de mi indiği hakkında farklı rivayet ve tesbitler vardır. Mushaftaki tertibe göre sûrenin Mekke’de inmiş olan ve hurûf-i mukattaa ile başlayan sûrelerin arasına yerleştirilmiş olması, üslûbunun Mekkî sûrelere benzemesi, muhtevasında tevhid ilkeleri, müşriklerin kınanması ve yerilmesi gibi konuların yer alması sebebiyle Mekke’de inmiş olduğu rivayeti tercih edilmiştir; 31-32. âyetlerinin Mekke’de, diğerlerinin ise Medine’de indiğini, ayrıca tamamının Medine döneminde geldiğini söyleyenler de vardır.

اَللّٰهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ وَفَرِحُوا بِالْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا فِي الْاٰخِرَةِ اِلَّا مَتَاعٌ۟ ﴿٢٦﴾
Karşılaştır 26: Allah dilediğine rızkı bolca bahşeder, dilediğine de sınırlı ölçüde verir. Fakat inkârcılar, bu gerçeğin farkında olmadıkları için dünya hayatı ile sevinip şımarırlar. Oysa âhiretin sonsuz nimetleri yanında dünya hayatı azıcık, değersiz ve geçici bir geçimlikten ibarettir.

TEFSİR:

Allah Resûlü (s.a.s.)’e ilk olarak inananlar fakir kimselerdi. Mekke’nin varlıklı şımarık müşrikleri bunlarla alay ediyor; “Allah aramızdan bula bula bunları mı lütfuna lâyık gördü?” (En‘âm 7/53) diyorlardı. Oysa Allah katında değer ölçüsü maddi imkânlar, mal, mülk değil takvâdır. Cenâb-ı Hak imtihan maksadıyla bazılarına bol rızık verir, bazılarına da rızkı daraltır. Zenginlik bir kimsenin Allah indinde değerli olduğunu göstermediği gibi, fakirlik de bir kimsenin değersizliğini göstermez. Buna göre ellerindeki imkânlara güvenip şımaranlar dünyaya aldanmaktadırlar. Değersiz ve fâni dünya nimetleri bir gün ellerinden çıkacak, böylece hem bunlardan hem de ebedi âhiret saadetinden mahrum kalacaklardır.

Hoca Ahmed Yesevî (k.s.) der ki:

“Bu dünya malını yığdı vefâsın görmedi Kârûn

Kitip yer astığa âhır cihandın kiti armanlık.”

“Zenginliği dillerde efsâne gibi dolaşan Kârûn bile yığdığı dünya malının vefâsını, hayrını göremedi. En sonunda bir avuç toprağın altında yok olup gitti.”

Unutmamak gerekir ki, Allah zenginlere rızkı bol verir, onlardan şükür ister. Fakirlere rızkı az verir, onlardan da sabır ister. Allah, şükredenlere daha fazlasını vereceğini va‘dederken, sabredenlerle beraber olduğunu müjdeler. Zenginlere fazlasıyla mal verirken, fakirlere iki cihanda da masivâdan uzaklaşma nimeti nasip eder. Zenginler mallarının artmasıyla sevinirler, fakirler ise hallerinin temizlik ve sefâsıyla huzur bulurlar. Zenginlerin malı çok olsa da, bunlar, Allah’ın âhirette va‘dettiği nimetlere nispetle çok azdır. Fakirlerin dünyadaki halleri de ne kadar temiz, güzel ve saf olursa olsun, bunlar, Allah’ın onlara va‘dettiği celâl ve cemâlini seyretme nimetine göre çok azdır. (Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, II, 108)

Âyet-i kerîmede dünya hayâtı âhirete göre “azıcık ve fânî bir metâ” olarak vasfedilir. “Metâ”, Arapça’da “çoban azığı, süvarilerin alelacele atıştırdıkları birkaç hurma, kurutulmuş un çorbası, tencere veya küçük bir tepsi” gibi geçici bir süre kendilerinden faydalanılan şeyler için kullanılır.

Sahib b. Abbâd adında biri, bir kadının çocuğuna: “Metâ nerede?” diye sorduğunu duyar. Çocuk da bu soruya şöyle cevap verir: “Köpek geldi ve onu aldı.”

Demek ki burada “metâ”, su ile ıslatılıp kendisiyle tas tabak silinen bez mânasında kullanılmıştır. İşte bütün nimet ve güzellikleri ile dünya, ebedi âhiret nimetleri karşısında böyle basit bir metâdan başka bir şey değildir.

Kur’an böyle ölümsüz gerçekleri açıklayıp dururken, bu gerçekleri kabulden yüz çevirip hâlâ gökten mucize talebinde bulunmanın ne anlamı vardır: 

Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri