Nûr Sûresi 35. Ayet Tefsiri


35 / 64


Nûr Sûresi Hakkında

Nûr sûresi Medine’de nâzil olmuştur. Âyetlerin iniş sebeplerinden hareketle sûrenin Medine dönemi boyunca peyderpey indiği anlaşılır. 64 âyettir. İsmini, 35. âyette bir temsille anlatılan “Allah’ın göklerin ve yerin nûru” olmasından alır. Mushaf tertîbine göre 24, iniş sırasına göre 102. sûredir.

Nûr Sûresi Konusu

Nûr sûresi fert, aile ve toplum ilişkileri açısından çok mühim mevzulara temas eder ve hükümler getirir. Zina haddi, iftira haddi, mulâane, insanların iffet ve namuslarını korumada İslâm toplumunu daha dikkatli olmaya davet, evlere giriş çıkış âdâbı, başörtüsü, tesettür ve mahremiyet meseleleri, bekârların evlendirilmesine teşvik konuları bunlardan bazılarıdır. Allah’ın insanlara doğru yolu göstermesi bir temsille izah edilir. Bu hidâyetten nasibi olanların parlak manevî halleri ve mutlu istikballeri karşısında, bu hidâyete sırtını dönenlerin hazin akıbetleri dikkat çekici benzetmelerle gözler önüne serilir. Yerde ve gökteki varlıkların, saflar halinde kuşların tesbihi; bulut, yağmur, dolu, şimşek, yıldırım, gece ve gündüz ve yeryüzünde debelenen tüm varlıklar gibi Allah Teâlâ’nın kudret nişânelerine ve azamet tecellilerine yer verilir. Allah ve Rasûlü’nün hükmü karşısında münafıkların tavrı ile gerçek takvâ sahibi mü’minlerin tavrı, konu daha net anlaşılabilsin diye mukayese edilerek anlatılır. Bedir’de Allah’ın ve meleklerin hususi yardımı ile zafer elde etmiş, Uhud’da ciddi bir yara almış, Hendek’te ise Arabistan Yarımadası’nın her tarafından toplanıp gelmiş düşman orduları karşısında ölüm kalımla, yok olmakla yüz yüze gelmiş İslâm ümmetine, gerçekten iman edip sâlih ameller işledikleri takdirde yeryüzüne hâkim olacakları ve dinlerinin payidâr olacağı müjdesini verir. Aile içi mahremiyete ve hususiyle yeme, içme bakımından akraba münâsebetlerine dikkat çeker. Allah Resûlü (s.a.s.)’in emri ile hareket edilmesi ve O’na gereken hürmetin gösterilmesi hatırlatıldıktan sonra, O’nun emrine karşı gelenler büyük bir fitneye düçâr olmakla veya elemli bir azaba uğramakla ikaz edilirler.  

Nûr Sûresi Nuzül Sebebi

         Mushaftaki sıralamada yirmi dördüncü, iniş sırasına göre 102. sûredir. Haşr sûresinden sonra, Hac sûresinden önce Medine’de inmiştir. Zina edenlerle evlenmeyi kınayan 3. âyet, hicretin 3. yılında, Recî’ çatışmasında şehid düşen Mirsed ile ilgilidir. Şu halde sûrenin ilk âyetleri hicretin 1. yılının sonu ile 2. yılının başlarında vahyedilmiş olmalıdır. Eşleri hakkında zina suçlamasında bulunan kocalar hakkındaki 6. âyetin de Tebük Savaşı’ndan sonra, 9. yılın Şâban ayında geldiği bilinmektedir. Buna göre sûrenin uzun bir zaman dilimi içinde parça parça nâzil olduğu anlaşılmaktadır.

اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌۜ اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍۜ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍۙ يَكَادُ زَيْتُهَا يُض۪ٓيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌۜ نُورٌ عَلٰى نُورٍۜ يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌۙ ﴿٣٥﴾
Karşılaştır 35: Allah, göklerin ve yerin nûrudur. O’nun nûru şöyle bir misâlle anlatılabilir: İçinde lamba bulunan bir fanus. Bu lamba kristal bir cam içindedir. Bu kristal cam da inci gibi parlayan bir yıldıza benzer. Lamba doğuya da batıya da ait olmayan mübârek bir zeytin ağacının yağından tutuşturulur. O yağ, neredeyse kendisine ateş değmese bile kendiliğinden ışık verecek haldedir. Bu durum, nûr üstüne nûrdur! Allah dilediği kimseyi kendi nûruna eriştirir. Allah, gerçeği anlamaları için insanlara böyle misâller verir. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir.

TEFSİR:

Cenâb-ı Hakk’ın güzel isimlerinden biri اَلنُّورُ (Nûr)’dur. Bu isim Rabbimizin, bütün nurların sahibi ve yaratıcısı olduğunu, aynı zamanda “hakîki nûr”un da bizzat kendisi olduğunu haber verir.

Resûlullah (s.a.s.) teheccüd namazına kalktığı zaman şöyle dua ederdi:

“... Yâ Rab! Bütün hamd ü senâlar senin içindir. Sen, göklerin ve yerin ve bunlardaki her şeyin nûrusun...” (Buhârî, Teheccüd 1; Müslim, Misâfirîn 199)

Yine Resûlullah (s.a.s.)’e, Rabbini gördün mü sorulunca: “Bir nûr gördüm” şeklinde cevap vermiştir. (Müslim, İman 292) Bir defasında da Resûlullah (s.a.s.), “Rabbini gördün mü?” sualine: “Bir nûr! O’nu nasıl görebilirim” (Müslim İman 291; Tirmizî, Tefsir 53/7) karşılığında bulunmuştur.

Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Allah uyumaz, uyumak da O’na yaraşmaz. Teraziyi indirir kaldırır; insanların amellerini daima adâlet terazisinde tartar. Gündüzün amelinden önce gecenin ameli ve gecenin amelinden önce de gündüzün ameli O’na çıkarılır. O’nun örtüsü nûrdur. Eğer örtüsünü açsa, yüzünün nurları, gözünün gördüğü bütün yaratıklarını yakar.” (Müslim, İman,293)

Bunlar, Resûlullah (s.a.s.)’in Rabbimizin “nûr” sıfatıyla ilgili bazı açıklamalarıdır. Bu gibi izahlar da dikkate alınarak “Allah, göklerin ve yerin nûrudur” (Nûr 24/35) âyetiyle ilgili şu tefsirler yapılmıştır:

Birincisi; Allah göklerin ve yerlerin “münevviri” yâni aydınlatıcısıdır. Gökler ve yerler O’nun kudretiyle aydınlanmış, bütün nizam ve işleyişi O’nun kudretiyle istikamet bulmuş, kendileri ve içlerinde bulunan her şey yine O’nun kudretiyle varlık sahasına çıkmıştır. (Kurtubî, el-Câmi‘, XII, 170)

İkincisi; Allah karanlıkları aydınlatan; göklerde ve yerde bulunanlara yol gösterendir. Göklerde ve yerde olanlar ancak O’nun nuruyla doğru yolu bulurlar. Ancak O’nun hidâyetiyle sapıklık yollarından korunurlar. Taberî’ye göre Allah Teâlâ burada önceki ayette bahsettiği konuya devamla sanki şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar, biz size hakkı bâtıldan ayıran apaçık ayetler indirdik, sizden önce yaşayıp gitmiş olanlardan örnekler ve takvâya ulaşmış kimseler için öğütler sunduk. Bunlarla sizi hidâyete erdirdik, yine bunlarla dininizin temel prensiplerini, alamet ve işaretlerini beyân ettik. Zira ben göklerde ve yerde yaşayan varlıklara hidâyet verenimdir.” (Taberî, Câmi‘u’l-beyân, XVIII, 105)

Üçüncüsü; Allah gökleri ve yeri hikmet ve adâletle yönetendir. Nitekim bilgili ve tecrübeli bir yönetici için “O, ülkenin nûrudur” denilir. Bu sözle onun ülkeye nûr gibi yol gösterdiği ve zulmün karanlığını adâletiyle aydınlattığı anlatılmak istenir. Bu mâna yönetici için mecazen kullanılırsa da Allah için hakiki anlamda kullanmak gerekir. Zira bütün mevcudatı O yoktan var etmiş ve aklı yol gösterici bir nur kılmıştır. Görülebilen şeyler ancak ışığın üzerlerine yansımasıyla görüldüğü gibi, bütün mevcudat da Allah’ın kudretiyle var olmuştur. (Taberî, Câmi‘u’l-beyân, XVIII, 105)

Cenâb-ı Hakk’ın nûrunu mücerred hâliyle akılla idrak etmek mümkün olmadığı için, âyet-i kerîme onu bir misalle açıklar. Bunun için de مَثَلُ نُورِه۪  (meselü nûrihî) buyurur. Âyette geçen اَلْمِشْكٰوةُ (mişkât)ı fanus, اَلْمِصْبَاحُ (misbâh)ı lamba, اَلزُّجَاجَةُ (zücâce)yi kristal cam olarak tercüme ettiğimizden, temsili açıklarken hep bu tercüme karşılıkları kullanacağız. Hemen belirtelim ki, burada هُو (hû) zamirinden kimin kastedildiği hususunda şu üç ihtimal bulunmaktadır:

Birinci ihtimal, Allah Teâlâ olmasıdır: Bu ihtimâle göre temsilin mânası şöyledir: “Allah Teâlâ’nın mü’min kulunun kalbindeki nûrunun misâli şudur.” Bu nûrdan en büyük payı alan şüphesiz Resûlullah (s.a.s.)’dir. Bu nûru kuluna lütfeden ve dilediği kulunu ona eriştiren Allah Teâlâ’dır. Kul ise bu nûru kabul edendir. Nûru kabul mahalli kulun kalbidir. Bu nûru yüklenen kulun azîmeti, himmeti ve iradesidir. Bunu yüklenme aracı ise kulun düşüncesi, niyeti, sözü ve amelidir.

Temsili bu mânada daha ayrıntılı olarak şöylece açklamak mümkündür:

Fanus, mü’minin göğsüdür. Kristal cam onun kalbidir. Mü’minin kalbi, inceliği, temizliği ve salâbeti yani içindeki Allah sevgisini en iyi koruyucu bir vasfa sahip oluşu sebebiyle kristal cama benzetilmiştir. Mü’min kalbi rakîktir, merhametlidir, yaratıklara karşı müşfiktir; eşyayı hakikatiyle görür, orada hiçbir bulanıklık ve karışıklık barınmaz. Allah’ın emirlerine sonsuz bağlı ve Zâtı’na son derece muştâktır. Allah’ın düşmanlarına karşı pek şiddetli ve serttir. Hakkı Allah için ikame eder. Zira kalpler, Allah Teâlâ’ın yeryüzündeki kaplarıdır. Bunların içinde Allah’ın en sevdiği kalp en ince, en sert yani içindeki Allah sevgisini en iyi koruyan ve en temiz olanıdır. Lamba, mü’min kulun kalbindeki iman nûrudur. Hidâyeti ve hak dini getiren vahiyden ibaret olan mübârek ağaç ise lambanın yakıtıdır. Nûr üstüne nûr olan; doğru fıtrat, doğru idrâk, vahiy ve kitap nûrudur. Nûrlardan biri diğerine eklenince o kulun nûruna nûr katılır. Bundan dolayı o kul, neredeyse kitap okumadan bile hakla, hikmetle konuşur. Akıl, şeriat, fıtrat ve vahiy kanıtları onda birbirine uyar. Aklı, fıtratı ve zevki ona Peygamber (s.a.s.)’in getirdiklerinin tümünün gerçek olduğunu gösterir. O kimsede akıl ve nakil asla çatışmaz, aksine birbirini doğrular. Bu durum, o kimsede “nûr üstüne nûr” hâlinin teşekkül etmeye başladığının bir alâmetidir. (bk. Kâsimî, Mehâsinu’t-te’vîl, XII, 4528- 4529)

Mü’minin nûr üstüne nûr olmasıyla ilgili Übey b. Ka‘b (r.a.) şöyle der:

“Mü’min şu dört durum arasındadır: Bir nimete nâil olduğunda şükreder, belâya uğradığında sabreder, konuşunca doğru söyler, hükmedince adâletle hükmeder. Onun diğer insanlar arasındaki durumu, ölüler arasında dolaşan diri gibidir. O, şu beş nûr içinde dolaşır: Onun konuşması nûr, ameli nûr, gizlisi nûr, açığı nûr, kıyamet günü dönüşü de gerçek Nûr olan Allah’adır.” (Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, XXIII, 237)

İkinci ihtimâl, zamirin bahsettiği kişinin Peygamberimiz (s.a.s.) olmasıdır. Buna göre temsildeki fanus, Peygamberimiz (s.a.s.) veya onun göğsüdür. Lamba; nübüvvet, hidâyet ve amelden Efendimiz’e ait olan şeylerdir. Kristal cam, Peygamberimiz’in kalbidir. Mübârek ağaç, vahiy ve Peygamber (a.s.)’ın vahiyle irtibatını sağlayan elçi meleklerdir. Yağ, vahyin ihtivâ ettiği âyetler, deliller ve bürhânlardır. (Kurtubî, el-Câmi‘, XII, 172)

Bir başka izaha göre fanus Peygamberimiz (s.a.s)’in bedeni, lamba kalbi, kristal cam göğsüdür. Peygamberimizin göğsü inci gibi parlayan bir yıldıza benzetilmiştir. Peygamberimizin kalbindeki lamba, ne doğuya ne de batıya ait olan, kendisine ne doğunun ne de batının güneşi dokunmuş bulunan mübârek bir zeytin ağacının yağıyla tutuşturulur. Bu yağ, kendisine ateş değmese de ışık verecek bir durumda olduğu gibi Peygamber (s.a.s.) de, kendisinin peygamber olduğunu söylemese bile insanlara gerçek açıklamalarda bulunacak bir durumdadır. Zira Efendimiz, nübüvvet öncesi kalben ve rûhen bu şekilde ilâhî bir terbiye görmüştür. (Taberî, Câmi‘u’l-beyân, XVIII, 106)

Üçüncü ihtimale göre ise zamirden maksat Kur’ân-ı Kerîm’dir. Allah’ın, insanları doğru yola iletmek üzere indirdiği ve mü’minlerin kalplerinde sakladıkları, kendisine inanıp buyruklarını tutarak kurtuluşa erdikleri Kur’an’ın misâli şudur: Fanus mü’min, kristal cam mü’minin göğsüdür ki içinde kalbi bulunmaktadır. Onun kalbindeki Kur’an ise lamba gibidir. Mü’minin, Kur’an’ın nûru ve aydınlatmasıyla küfür, şirk ve şüpheden kurtulmuş göğsü, inci gibi parlayan bir yıldıza benzetilmiştir. Şüphesiz Kur’an Allah tarafından gelmiştir ve O’nun kelamıdır. Allah Teâlâ, Kur’an’ın kendi tarafından gelmiş olmasını, lambanın, ateş değmese de ışık verecek derecede saf ve güzel olan, doğuya da batıya da ait olmayan mübârek bir ağacın yağından tutuşturulmasıyla temsil etmiştir. “O yağ, neredeyse kendisine ateş değmese bile kendiliğinden ışık verecek haldedir:” Allah Teâlâ tevhidi açıklamak üzere Kur’an’ı indirmek suretiyle daha fazla beyânda bulunmasa bile, Kur’an’ın nüzûlünden önce insanların önüne serdiği kevnî deliller, aklını kullanabilen herkese tevhidi göstermeye yeter. Zira bunlar tevhidi ispat edecek mâhiyette ve güçtedir. Buna ilâveten bir de Kur’an’ı indirip orada varlığının ve birliğinin delillerini zikrettikten ve önceki deliller üzerine yeni yeni deliller getirdikten sonra durum nasıl olur? Şüphesiz bunlar tevhidi beyânda daha tesirli ve keyfiyetli olurlar. “Bu durum, nûr üstüne nûrdur:” Kur’an, Allah yanından gönülleri aydınlatmak üzere inmiş bir nûrdur. O, daha önce Allah’ın birliğine delalet eden nûrlu deliller üzerine gelmiş bir nûrdur. Buna göre önceki deliller bir nûr, Kur’an da bir nûrdur. Böylece bunlar nûr üstüne nûr olmuş olur. Veya Kur’an’ın her bir ayeti bir nûrdur. Bu ayetlerin peş peşe, üst üste gelmesiyle Kur’an nûr üzerine nûr olmuştur. Yüce Allah, kullarından dilediğini kıyamete kadar peyderpey Kur’an’ın nûruna iletecektir. (bk. Taberî, Câmi‘u’l-beyân, XVIII, 108-111; Kurtubî, el-Câmi‘, XII, 175)

Dikkat etmek gerekir ki:

Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri


https://www.islamveihsan.com/wp-content/uploads/2024/07/cimrilik-ve-acgozlulukten-sakinin-195918-m.jpg
Cimrilik ve Açgözlülükten Sakının

“Cimrilik eden, Allah’a muhtaç değilmiş gibi davranan ve en güzel söz olan kelime-i tevhîdi yalanlayan kimsenin çetin yola gitmesini sağlarız. O ...


https://www.islamveihsan.com/wp-content/uploads/2024/07/araf-suresinin-180-ayeti-ne-anlatiyor-195904-m.jpg
Araf Suresinin 180. Ayeti Ne Anlatıyor?

Ayet-i kerimede buyrulur: وَلِلّٰهِ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى فَادْعُوهُ بِهَاۖ وَذَرُوا الَّذ۪ينَ يُلْحِدُونَ ف۪ٓي اَسْمَٓائِه۪ۜ سَيُجْزَوْنَ مَا كَ ...


https://www.islamveihsan.com/wp-content/uploads/2024/07/araf-suresinin-172-ayeti-ne-anlatiyor-195895-m.jpg
Araf Suresinin 172. Ayeti Ne Anlatıyor?

Ayet-i kerimede buyrulur: وَاِذْ اَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَن۪ٓي اٰدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَاَشْهَدَهُمْ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْۚ اَلَسْتُ بِرَ ...


https://www.islamveihsan.com/wp-content/uploads/2024/07/araf-suresinin-170-ayeti-ne-anlatiyor-195878-m.jpg
Araf Suresinin 170. Ayeti Ne Anlatıyor?

Ayet-i kerimede buyrulur: وَالَّذ۪ينَ يُمَسِّكُونَ بِالْكِتَابِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَۜ اِنَّا لَا نُض۪يعُ اَجْرَ الْمُصْلِح۪ينَ Kitaba sımsıkı sarı ...


https://www.islamveihsan.com/wp-content/uploads/2024/07/araf-suresinin-162-ayeti-ne-anlatiyor-195860-m.jpg
Araf Suresinin 162. Ayeti Ne Anlatıyor?

Ayet-i kerimede buyrulur: فَبَدَّلَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ قَوْلًا غَيْرَ الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِجْزًا مِنَ السَّمَٓاء ...


https://www.islamveihsan.com/wp-content/uploads/2024/07/araf-suresinin-158-ayeti-ne-anlatiyor-195826-m.jpg
Araf Suresinin 158. Ayeti Ne Anlatıyor?

Ayet-i kerimede buyrulur: قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ جَم۪يعًاۨ الَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ لَٓا ...