Nisâ Sûresi 58. Ayet Tefsiri


58 / 176


Nisâ Sûresi Hakkında

Nisâ sûresi Medine’de nâzil olmuştur, 176 âyettir. İsmini, birinci âyette geçen ve “kadınlar” mânasına gelen اَلنِّسَاءُ (Nisâ) kelimesinden alır. Ayrıca bu kelime sûre boyunca sıkça tekrar edilmektedir. Mushaf tertîbine göre 4, nüzûl sırasına göre 98. sûredir. Kur’ân-ı Kerîm’in 114 sûresi içinde اَلرِّجَالُ (ricâl) yani “Erkekler” ismini taşıyan bir sûre olmayıp, “Nisâ” ismiyle anılan bir sûrenin olması ve sûrede daha çok kadınlarla alakalı konuların ele alınması, İslâm’ın kadına verdiği değer açısından dikkat çekicidir. Daha önce hep ikinci planda tutulmuş ve hakları yenmiş kadınları onurlandırmanın ve onları İslâm toplumu içinde layık oldukları yere oturtmanın açık bir işaretidir. 

Nisâ Sûresi Konusu

Sûrede öncelikle toplumun temeli olan ailenin istikrarı için gereken tavsiye ve direktifler verilir. Bu açıdan bilhassa nikah ve mirasla alakalı hükümler açıklanır. Kadından ve kadınların toplum içindeki yerinden bahsedilir. Kadınlarla erkeklerin aynı asıldan geldiklerine vurgu yapılarak, akrabalık haklarına riayet emredilir. Emanetin ehline verilmesinin ve adâletin lüzumu hatırlatılır. Ayrıca vakit namazı, korku namazı, namaz için gerekli taharet ve teyemmüm gibi konulara temas edilerek insanların sağlam ve sıhhatli bir kulluk şuuru oluşturmalarında önemli hususlara yer verilir. Mü’minler kendilerini savunmaya teşvik edilir. Bununla birlikte onlara İslâm’ı tebliğ etmenin ehemmiyeti de öğretilir. Hicretin hükmü açıklanır. Mü’minlerle “münafıklar, yahudiler ve müşrikler” arasındaki münâsebetlere ait hükümler getirilir. Yahudilerin bazı yanlış inanç, tutum ve davranışları tenkit ve tashih edilir. Her şeyin ötesinde en çok müslüman fert ve toplumu kuvvetlendirme ve sağlam bir birlik oluşturma gayesiyle, müslüman şahsiyetinin ve ahlâkî karakterinin mükemmel, yüksek ve güçlü olması yönünde telkinler yapılır.

İbn Abbas (r.a.) şöyle der:

Nisâ suresinde bulunan sekiz âyet, bu ümmet için güneşin üzerine doğduğu ve battığı şeylerin hepsinden hayırlıdır:

Allah, haramları ve helâlleri size apaçık bildirerek yolunuzu aydınlatmak istiyor …” (Nisâ 4/26)

Allah sizi günahlardan, yanlış yollara gitmekten koruyup affına ve rahmetine yöneltmek diliyor.…” (Nisâ 4/27)

Allah sizin yükünüzü hafifletip dinî hayatı yaşanılır kılmak istiyor. …” (Nisâ 4/28)

 “Siz eğer yasaklanan büyük günahlardan sakınırsanız, biz sizin küçük günahlarınızı örteriz…” (Nisâ 4/31)

Allah zerre kadar bile olsa kimseye zulmetmez.” (Nisâ 4/40)

 “Allah, kendisine şirk koşulmasını kesinlikle bağışlamaz. Bunun altındaki günahları ise dilediği kimse için affeder…” (Nisâ 4/48)

 “Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmeder de sonra Allah’tan bağışlanma dilerse, şüphesiz Allah’ı çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici olarak bulur.” (Nisâ 4/110)

“Eğer siz şükredip inanırsanız Allah size ne diye azap etsin.” (Nisâ 4/147) (İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân, I, 448)

Nisâ sûresi, içerisinde hukukî ve ahlâkî hükümlerin en çok bulunduğu sûrelerden birisidir. Kulların bütün bu ağır hükümlerin üstesinden gelebilmeleri için sûreye takvâdan ve Allah’ın her şeyi görüp bildiğinden söz edilerek başlanmaktadır.

Nisâ Sûresi Nuzül Sebebi

         Mushaftaki sıralamada dördüncü, iniş sırasına göre doksan ikinci sûredir. Mümtehine sûresinden sonra, Zil âl’den önce inmiştir. Bakara, Enfâl, Âl-i İmrân, Ahzâb ve Mümtehine sûreleri Medine’de Nisâ’dan önce nâzil olmuştur. Sûrenin, hicretten sonra 5 veya 6. yılda, Müreysî Gazvesi’nde dinî hükümler ve uygulamalar arasına girdiği bilinen teyemmüm âyetini ihtiva etmesi ağırlıklı olarak bu yıllarda indiğini düşündürmektedir. Buhârî’de yer alan (“Ferâiz”, 14) Nisâ sûresinin 176. âyetinin Kur’an’ın son âyeti olduğu yönündeki rivayet dikkate alındığında, başka bazı sûreler gibi bunun da nüzûlünün geniş bir sürede tamamlandığı söylenebilir.  Sûrenin hicret günlerinde veya Mekke’de nâzil olduğunu ifade eden rivayetler zayıf bulunmuştur. “Ey insanlar!” hitabıyla başlayan sûrelerin Mekke’de vahyedildiği yönündeki kabulden hareketle ileri sürülen son iddiaya şöyle karşı çıkılmıştır: Medine’de geldiği bilinen birçok âyette benzer hitaplar bulunmaktadır ve Medine’de “ey insanlar!” denildiğinde bununla yalnızca Medineliler kastedilmez; dolayısıyla bu hitap Mekke’de inişin işareti değildir (İbn Âşûr, IV, 212).

Nisâ Sûresi Fazileti

İbn Abbas (r.a.) şöyle der:

Nisâ suresinde bulunan sekiz âyet, bu ümmet için güneşin üzerine doğduğu ve battığı şeylerin hepsinden hayırlıdır:

Allah, haramları ve helâlleri size apaçık bildirerek yolunuzu aydınlatmak istiyor …” (Nisâ 4/26)

Allah sizi günahlardan, yanlış yollara gitmekten koruyup affına ve rahmetine yöneltmek diliyor.…” (Nisâ 4/27)

Allah sizin yükünüzü hafifletip dinî hayatı yaşanılır kılmak istiyor. …” (Nisâ 4/28)

 “Siz eğer yasaklanan büyük günahlardan sakınırsanız, biz sizin küçük günahlarınızı örteriz…” (Nisâ 4/31)

Allah zerre kadar bile olsa kimseye zulmetmez.” (Nisâ 4/40)

 “Allah, kendisine şirk koşulmasını kesinlikle bağışlamaz. Bunun altındaki günahları ise dilediği kimse için affeder…” (Nisâ 4/48)

 “Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmeder de sonra Allah’tan bağışlanma dilerse, şüphesiz Allah’ı çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici olarak bulur.” (Nisâ 4/110)

“Eğer siz şükredip inanırsanız Allah size ne diye azap etsin.” (Nisâ 4/147) (İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân, I, 448)

اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَاۙ وَاِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ اَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِۜ اِنَّ اللّٰهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ سَم۪يعًا بَص۪يرًا ﴿٥٨﴾
Karşılaştır 58: Şüphesiz Allah size emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adâletle hükmetmenizi emrediyor. Böylece Allah size ne güzel öğüt veriyor! Doğrusu Allah her şeyi hakkıyla işiten, kemâliyle görendir.

TEFSİR:

Bütün bir siyasî hikmeti “emanet” ve “adâlet” kelimeleriyle özetleyen bu şümullü âyet-i kerîmenin iniş sebebi olarak kaynaklarda şu hadise zikredilir:

Mekke’nin fethi günü Resûlullah Mekke’ye girdiği zaman Kâbe’nin anahtarını muhafaza eden Osman b. Talha kapıyı kilitlemiş, anahtarını Resûlullah’a teslim etmemişti. Gerekçe olarak da, “Eğer Resûlullah olduğunu kabul etseydim, teslimden geri durmazdım” demişti. Bunun üzerine Hz. Ali, Osman’ı tutup kolunu bükerek anahtarı zorla elinden aldı ve Kâbe kapısını açtı. Resûlullah içeri girip iki rekat namaz kıldı. Çıktığı zaman Hz. Abbas anahtarın kendisine verilmesini ve eskiden kendi uhdesinde bulunan sikâyet yani hacıları sulama hizmetiyle beraber sidânetin, yani Kâbe anahtarı muhafızlığının kendisinde birleştirilmesini talep etti. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. Rasûlulullah anahtarların Osman’a teslimini ve kendisinden özür dilemesini Hz. Ali’ye emretti. Hz. Ali de götürüp özür dileyince Osman “Önce anahtarları zorla alıp eziyet ettin, sonra geldin tamire çalışıyorsun” dedi. Hz. Ali de “Senin hakkında Allah Teâlâ Kur’ân âyeti indirdi” diyerek âyeti okuyunca Osman hemen kelime-i şehâdet getirip müslüman oldu ve bundan böyle de Kâbe anahtar muhafızlığı Osman’ın neslinde ve ailesinde kaldı. (Müslim, Hac 390; Vâhidî, Esbâbu’n-nüzûl, s. 161-162)

اَلْأمَانَةُ (emânet), insanın emin ve güvenilir olması, yani kendisine herhangi bir şeyin kalp huzuruyla ve korkusuzca teslim edilebilir ve arzu edildiği zaman da sâlimen alınabilir bir halde bulunması hâline denilir. İnsanın bu emniyet vasfına bağlı olarak ona teslim edilen şeye de “emânet” denilmektedir. Âyette bu ikinci mânada kullanılmaktadır.

İnsanoğlu, yeryüzünde ilâhî iradeye uygun bir düzen kurabilme ve Allah’ı tanıyabilme kabiliyetleriyle donatılmış olması bakımından Allah Teâlâ’nın emânetini taşıyan yegâne varlıktır. Bu özelliğiyle de diğer yaratılmışlar üzerinde hüküm ve tasarruf kudretine sahiptir. Her işi ehline, layık olana havale etmek de, hangi mevkide olursa olsun, insanın insan olması bakımından sahip olduğu bu genel emanet yükümlülüğünün bir neticesidir. Mesuliyetli ve kazançlı işlerin ehil olmasa da yakınlara, ahbaplara, aynı gruba mensup olanlara dağıtılmasının neredeyse normal bir davranış biçimi haline geldiği günümüzde, bu âyetin mesajı daha da önem kazanmaktadır.

Resûlullah (s.a.s.) bu hususta yaşanabilecek ihmallerin ne gibi vahim neticelere sebep olduğu hususunda bizleri ikaz buyurur. Nitekim kıyametin ne zaman kopacağını soran birine Nebiyy-i Ekrem (s.a.s.):

“- Emânet zâyi olduğu zaman kıyâmeti bekle!” buyurmuştu.

“Emânet nasıl zâyi olur?” sorulunca da:

“İş, ehline verilmediği zaman, işte o zaman kıyâmeti bekle!” buyurmuştur. (Buhârî, İlim 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 361)

Bir insanın üç nevi muamelesi vardır: Rabbiyle, kendisiyle ve diğer insanlarla. Bu her üç çeşit muamelede de emanete riâyet sözkonusudur:

Birincisi; insanın Rabbine karşı olan emanet mesuliyeti; O’nun emir ve yasaklarına uymak, Allah’ın kendisine bahşetmiş olduğu maddi ve mânevî imkânları yanlış yollarda kullanmamak, hayatını ilâhî rızâya uygun yaşamak gibi hususlardır ki buradaki emanet neticede kulun Rabbine karşı olan vazifeleridir. İbn Mesud (r.a.): “Emanet her şeyde lazımdır: Abdestte, gusülde, namazda, zekâtta, oruçta…” demiştir. Şu halde insanoğlu her azasını ve kuvvetini bu emanet duygusu içerisinde kullanmak zorundadır.

İkincisi; insanın kendine karşı emaneti; dinî ve dünyevî hususlarda kendisi için en faydalı olanı tercih etmesi, zararlı arzularına uyup sonunda pişman olacağı yollara sapmamasıdır.

Üçüncü olarak diğer insanlara ve topluma karşı olan emaneti ise, onların hukuklarını gözetmek, alışverişte aldatmamak gibi şeylerdir. Buna göre her bir grubun bir diğerine, özetle âlimlerin halka, kocanın hanımına ve çocuklara, yöneticilerin yönetilenlere karşı yerine getirmesi gereken bir emaneti vardır. Hz. Ömer’in şu davranışı, yöneticilerin tebaaya karşı taşıması gereken emanet şuurunu ne güzel aksettirir:

Ömer (r.a.) hilâfeti zamanında, 400 dirhem paraya muhtaç olmuş ve bu parayı da Abdurrahman b. Avf hazretlerinden istemişti. Abdurrahman b. Avf, Ömer (r.a.)’a para yerine şu telkinde bulundu:

“- Ya Ömer! Parayı benden mi istiyorsun? Halbuki Beytülmal senin elindedir. Parayı oradan al, sonra iade edersin.”.

Hayatı, adâlet timsali olan Hz. Ömer, Abdurrahman b. Avf’e şu cevabı verdi:

“Ya Abdurrahman! Parayı senden istiyorum. Zira bir emr-i ilâhî vukuunda veya borcu ödeyememe gibi bir durumda seninle helâlleşmek kolay olur. Ya mirasımdan bir miktar ayırtırım, yahut bir şekilde helâlleşiriz. Ama ben, bu borçlanmayı devlet hazinesine yaparsam, bütün müslümanlarla helâlleşmek lâzım gelir ki, bu da mümkün değildir. O takdirde, ne benim malım onu ödemeye yeter, ne de sevabım âhirette beni kurtarır. Bu kadar ağır bir yükün altına girmeye cesâret edemedim, ya Abdurrahman!” (Büyük Dinî Hikâyeler, I, 306)

Âyette geçen اَلْعَدْلُ (adâlet) kelimesine gelince, “her şeyi yerli yerine koymak, herkese ve her şeye hakkını vermek” mânasına gelmektedir. Bu, içerisinde bütün bir hukuk ilminin gayesini ve özünü taşıyan derin anlamlı, çok şümullü küllî bir kelimedir. İnsanı ve kâinatı yaratan Cenâb-ı Hak, Rahman suresinde de buyurduğu üzere cümle varlığın özüne “mîzân”ı yerleştirmiş (bk. Rahman 55/7-9), yani varlığa maddi ve mânevî anlamda her şeyi ilâhî nizamla irtibatlı kılan yüce bir denge bahşetmiş, bunun yeryüzünde ve insanlar arasındaki yansıması olmak üzere de adâlet ve hakkaniyet duygusunu kalplere yerleştirmiştir. müslümanlar da yüzyıllar boyunca dinî naslardan ve aklın temel ilkelerinden yararlanarak hukukla ilgili mîzânın esaslarını bulmak ve uygulamak için çalışmışlardır. Şu halde hukukun gâyesi kâinattaki ilâhî nizamla irtibatlı olarak yeryüzünde adâleti tesis etmek, bunun için en uygun kâideleri bulmak ve bulduktan sonra da uygulanması için –diğer içtimaî müesseselerle işbirliği halinde- gerekli bütün şartları tesis etmektir.

Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Kıyâmet gününde Allah’ın en çok sevdiği ve kendisinin meclisine en yakın olacak insan, âdil devlet başkanıdır. O gün Allah’ın en çok kızdığı ve kendisinin meclisine en uzak olacak  insan da zâlim devlet başkanıdır.” (Tirmizî, Ahkâm 4)

Hz. Ali der ki: “Devlet başkanının Allah’ın indirdiği ile hükmetmesi ve emâneti yerine getirmesi üzerine borçtur. Devlet başkanı böyle yaptığı takdirde, insanların da onu dinlemeleri, ona itaat etmeleri ve çağırdığı zaman yanına gitmeleri üzerlerine borçtur.” (Taberî, Câmi‘u’l-beyân, V, 200)

Bir milletin ilerleyip yükselmesi de ancak âdil bir devlet başkanıyla mümkün olur. Ziyâ Paşa  şöyle der:

“Bir milletin olunca mukadder saadeti,

Bir âdile muvaffaz eder Hak hukûmeti.”

“Allah Teâlâ bir milletin her sahada gelişip ilerleyerek saadete erişmesini takdir buyurduğunda, o ülkenin idâresini adâletle hükmedecek bir kişiye emânet eder.”

Şakik-i Belhî’nin Hârûn Reşid’e yaptığı şu tavsiyeler devlet başkanının üzerinde bulunan ve yerine getirmesi gereken sorumluluğun büyüklüğünü göstermesi açısından pek mânidârdır:

Şakîk Belhî hac maksadıyla yola çıkıp Bağdad’a vardığında, Hârûn Reşid kendisini çağırdı ve “Bana öğüt ver” dedi. Şakîk ona şu nasihatta bulundu:

“- Aklını başına topla! Zira Hak Teâlâ seni Hz. Sıddîk’ın makâmına oturmuş olduğundan, ondan istediği gibi senden de sıdk istiyor. Fâruk makâmına oturmuş olduğundan, ondan istediği gibi senden de hakla bâtıl arasını ayırmanı istiyor. Zinnûreyn makâmına oturmuş olduğundan, ondan istediği gibi senden de hayâ ve kerem istiyor. Murtazâ makâmına oturmuş olduğundan, ondan istediği gibi senden de ilim ve adâlet istiyor.”

Hârûn: “Biraz daha” deyince, Şakîk nasihatına devam etti:

“- Allah’ın bir yeri var, ona cehennem derler, seni ona kapıcı yapıp eline üç şey vermiş: Mal, kılıç, kırbaç. Demiş ki, halkı bu üç şeyle cehennemden uzaklaştır:

  Muhtaç biri yanına gelirse, malını ondan esirgeme!

  Kim Hakk’ın fermanına aykırı davranırsa, kırbaçla onu edeplendir.

  Kim haksız olarak, adam öldürürse, maktûlün vârislerinin iznini alarak onu bu kılıçla kısas olarak idam et. Eğer bunları yapmazsan cehenneme gidenlerin ilki sen olursun.”

Hârûn “Biraz daha” dedi. Şakîk yine devam etti:

“−Sen suyun menbaısın, vâliler bu suyun arklarıdır. Eğer su kaynağı saf ve berrak olursa, arklar da aynı şekilde saf ve berrak olur.”

Hârûn “Biraz daha” dedi. Şakîk yine devam etti:

“−Farzet ki, çölün ortasındasın ve mahvolmaya ramak kalacak şekilde susadın. O zaman bir içim su buldun, kaça alırsın?” Hârûn:

“–Kaça isterlerse ona” dedi.

“−Ama adam «Mülkünün yarısını isterim» derse?”

“−Onu da veririm.” Şakîk:

“−Farzet ki bu suyu içtin ama içtiğin su dışarı çıkmadı, idrar yapamadın. Öyle ki, mahvolmaktan korktun, o zaman biri çıkıp: «Ben seni tedavi edebilirim ama buna karşılık mülkünün diğer yarısını alırım» derse ne yaparsın?” Hârûn:

“−Bunu da veririm.” Şakîk:

“–Şu hâlde önce içip sonra idrar yoluyla dışarı attığın bir içim su değerindeki bir mülk ile ne diye övünüp duruyorsun?” (Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, I, 236)

Şunu da unutmamak gerekir ki, sorumluluk sahibi insanların isabetli davranabilmeleri, böylece emânet ve adâletin gerçekleşmesi ancak Allah ve Resûlü’ne kayıtsız şartsız itaate bağlıdır. Bu sebeple buyruluyor ki:  

Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri


https://www.islamveihsan.com/wp-content/uploads/2024/06/tur-suresinin-tefsiri-195668-m.jpg
Tûr Sûresinin Tefsiri

Tûr sûresi Mekke’de nâzil olmuştur. 49 âyettir. İsminin 1. âyette geçip dağ mânasına gelen ve hususiyle Hz. Mûsâ’nın Allah Teâlâ ile konuştuğu dağın a ...


https://www.islamveihsan.com/wp-content/uploads/2024/06/araf-suresinin-71-ayeti-ne-anlatiyor-195659-m.jpg
Araf Suresinin 71. Ayeti Ne Anlatıyor?

Kur’an’da buyrulur: قَالَ قَدْ وَقَعَ عَلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ رِجْسٌ وَغَضَبٌۜ اَتُجَادِلُونَن۪ي ف۪ٓي اَسْمَٓاءٍ سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓ ...


https://www.islamveihsan.com/wp-content/uploads/2024/06/araf-suresinin-58-ayeti-ne-anlatiyor-195637-m.jpg
Araf Suresinin 58. Ayeti Ne Anlatıyor?

Kur’an’da buyrulur: وَالْبَلَدُ الطَّيِّبُ يَخْرُجُ نَبَاتُهُ بِاِذْنِ رَبِّه۪ۚ وَالَّذ۪ي خَبُثَ لَا يَخْرُجُ اِلَّا نَكِدًاۜ كَذٰلِكَ نُصَرِّفُ الْ ...


https://www.islamveihsan.com/wp-content/uploads/2024/06/araf-suresinin-56-ayeti-ne-anlatiyor-195585-m.jpg
Araf Suresinin 56. Ayeti Ne Anlatıyor?

Kur’an’da buyrulur: وَلَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ بَعْدَ اِصْلَاحِهَا وَادْعُوهُ خَوْفًا وَطَمَعًاۜ اِنَّ رَحْمَتَ اللّٰهِ قَر۪يبٌ مِنَ الْمُحْسِن۪ ...


https://www.islamveihsan.com/wp-content/uploads/2024/06/araf-suresinin-44-ayeti-ne-anlatiyor-195561-m.jpg
Araf Suresinin 44. Ayeti Ne Anlatıyor?

Kur’an’da buyrulur: وَنَادٰٓى اَصْحَابُ الْجَنَّةِ اَصْحَابَ النَّارِ اَنْ قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقًّا فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ ...


https://www.islamveihsan.com/wp-content/uploads/2024/05/araf-suresinin-40-ayeti-ne-anlatiyor-195548-m.jpg
Araf Suresinin 40. Ayeti Ne Anlatıyor?

Kur’an’da buyrulur: اِنَّ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ اَبْوَابُ السَّمَٓاءِ وَلَا يَدْخُلُونَ الْج ...