Hucurât Sûresi 1. Ayet Tefsiri


1 / 18


Hucurât Sûresi Hakkında

Hucurât sûresi Medine’de nâzil olmuştur. 18 âyettir. İsmini, 4. âyette geçen ve “odalar” mânasına gelen اَلْحُجُرَاتُ (hucurât) kelimesinden alır. Bu kelime, Resûlullah (s.a.s.)’in Mescid-i Nebevî’nin etrafında ev olarak kullandığı odalara işaret eder. Resmî tertîbe göre 49, nüzûl sırasına göre 105. sûredir

Hucurât Sûresi Konusu

Sûrede üç mühim konu işlenir. Birincisi mü’minlerin Allah ve Rasûlü’ne karşı olan vazifeleridir. Mü’minler Allah’ın ve Rasûlü’nün buyruklarına inanıp tam teslim olacaklar, hiçbir hususta onların önüne geçmeyeceklerdir. Huzurunda konuşmanın ve ses tonunu ayarlamanın ölçüsüne varıncaya kadar Allah’ın Peygamberi’ne karşı son derece tâzim, hürmet ve bağlılıklarını devam ettireceklerdir. İkincisi mü’minlerin kendi aralarındaki beşeri münâsebetlerdir. Hülasa olarak mü’minler arası kavgayı körükleyecek fitnelere karşı uyanık olmanın, sulh ve sükûneti temin etmenin, İslâm kardeşliğinin hukukunu yerine getirmeye çalışmanın ve bu kardeşliğe halel getirecek alay, kınama, sû-i zan, tecessüs ve gıybet gibi kötü ahlâktan uzak durmanın lüzûmu bildirilir. Üçüncüsü mü’minlerin diğer insanlarla münâsebetleridir. Onları insan olarak sevecek, tanışmaya öncelik verecek, onların da doğru yolu bulmaları için mallarıyla ve canlarıyla cihad edeceklerdir. Ulaştıkları her insana, en büyük nimetin İslâm’la şereflenmek olduğunu, bunun hiçbir dünyevî nimetle mukayese edilmeyeceğini öğreteceklerdir.

Hucurât Sûresi Nuzül Sebebi

Hucurât sûresi, Tahrîm sûresinden önce ve Mücâdele’den sonra Medine’de, hicretin 9. yılında nâzil olmuştur. Sûrelerin ve âyetlerin gelmesi için mutlaka özel bir sebebin bulunması gerekmemekle beraber bir olay, soru ve beklenti üzerine gelmiş birçok âyet ve sûrenin de bulunduğunu biliyoruz. Bu sûrenin ilk âyetinin, sözde veya davranışta Hz. Peygamber’in önüne geçerek veya onun sözünü keserek edebe aykırı davrananları uyarmak için geldiği nakledilmiştir (Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, IV, 1712).

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ ﴿١﴾
Karşılaştır 1: Ey iman edenler! Kendi görüş ve hükümlerinizi Allah ve Rasûlü’nün verdiği hükmün önüne geçirmeyin. Allah’a gönülden saygı duyup O’na karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkiyle işiten, her şeyi hakkiyle bilendir.

TEFSİR:

Din ve şeriat vaz etmeye; kulların her türlü söz, fiil ve davranışlarının nasıl olması gerektiği hususunda kanun koymaya tek salahiyetli zat şüphesiz ki Allah Teâlâ’dır. Peygamber (s.a.s.) ise O’nun koyduğu bu kanunları vahiy yoluyla alıp tatbik eden, insanlara tebliğ eden ve eksik kalan kısımları da Allah’ın izniyle tamamlayan kişidir. Bu sebepledir ki “din” denildiği zaman Allah’ın ve Rasûlü’nün buyrukları, emir ve yasakları akla gelir. Bu emir ve yasaklara göre yaşamanın ilk şartı, bunlara “iman etmek”tir. Onların gerçekten Allah’ın emirleri olduğuna ve onlara uymanın insanın hem dünyası hem de âhireti için mahza hayır olduğuna inanmaktır. Bu sebeple, âyet-i kerîme “ey iman edenler” hitabıyla başlar. Burada mü’minlerden istenen, hayatın her alanıyla alakalı söz, fiil ve davranışlarını tanzim ederken, bu hususlarda Allah ve Rasûlü’nün emrinin ne olduğunu çok iyi bilmeleri ve tüm amellerini bu emirlere uygun olarak yapmaya çalışmalarıdır. Allah ve Rasûlü’nün emri belli iken, kendiliklerinden hüküm ortaya koymaya, ona uymaya ve başkalarını da ona uydurmaya kalkışmamalarıdır. O halde mü’minlerden kayıtsız şartsız ilâhî emirlere teslim olmaları ve bunlara aykırı davranmaktan sakınmaları istenmektedir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Allah ve Rasûlü bir meselede kesin ve bağlayıcı bir hüküm verdiği zaman, mü’min erkek veya mü’min kadının, kendileriyle alakalı o meselede başka bir tercihte bulunma hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab 33/36)

Bu hususta kullarını takip eden en büyük kontrolcü de, her şeyi çok iyi işiten ve bilen Allah Teâlâ’nın bizzat kendisidir.

Muâz b. Cebel (r.a.)’ın şu tutumu, “Allah’ın ve Rasûlü’nün önüne geçmemenin ne güzel bir örneği, müslümanlar için de pek mühim bir ders ve ibrettir: Resûlullah (s.a.s.) onun Yemen’e vali olarak gönderirken kendisine:

“- Önüne bir dâvâ geldiğinde ne ile hüküm vereceksin?” diye sordu. Muâz (r.a.):

“- Allah’ın kitabıyla hüküm vereceğim” dedi. Peygamberimiz (s.a.s.):

“- Aradığını orada bulmazsan?” diye sorunca Muâz:

“- Resûlullah’ın sünnetiyle” diye cevap verdi. Resûl-i Ekrem (s.a.s.) bu kez:

“- Ya orada da bulamazsan?” buyurunca Hz. Muâz:

“- O zaman kendi görüşümle hüküm veririm” dedi. Buna çok memnun olan Allah Resûlü (s.a.s.), Muâz’ın göğsüne vurarak:

“- Resûlullah’ın elçisini, Resûlullah’ı memnun edecek şekilde cevap vermeye muvaffak kılan Allah’a hamdolsun” buyurdu.  (Ebû Dâvûd, Akdiye 11; Tirmizî, Ahkâm 3)

Bir gün Mescid-i Nebevî’ye gelen bir kişi, ikindi namazının farzı kılındıktan sonra mekruh vakitte namaz kılar. Bunu gören İmam Mâlik hazretleri adama müdâhale eder:

“- Yanlış yapıyorsun. Bu vakitte namaz kılmak doğru değildir.”

O kişi imamın sözünü dinleyecek yerde itiraza kalkışır:

“- Ne yâni, şimdi ben namaz kıldığım için, rükû ve secde yaptığım için mi Allah bana ceza verecek?!” diyerek kendini savunmaya çalışır.

İmam şu ibretli ve oldukça mânidâr cevabı verir:

“- Elbette Allah seni namaz kıldığın, rukû ve secde ettiğin için cezalandırmayacak. Ama Allah Resûlü (s.a.s.)’in sünnetine aykırı davrandığın için cezalandıracak!...”

Resûlullah (s.a.s.)’in sünnetine tam bir teslimiyet ve bağlılığın önemi hususunda Seyyid Nur Muhammed Bedvânî (k.s.)’un şu hâli pek ibretlidir:

“Bir gün helâya girecekti. Önce sol ayağını atması gerekirken sağ ayağını bilmeden attı. Böylece sünnet-i seniyyeye aykırı davranmıştı. Bu yüzden üç gün manevî sıkıntıya düştü. Yüce Allah’a yalvardı, yakardı… Sonunda bu sıkıntısı geçti, rahatladı.” (el-Hadâiku’l-Verdiyye, s. 808)

Bu sebeple Cenâb-ı Hak, Resûlü’nün katındaki şerefini haber vermekte, kıyâmete kadar gelecek tüm mü’minleri onun huzurunda edepli olmaya davet etmektedir.
Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri