Fâtiha Sûresi 5. Ayet Tefsiri


5 / 7


Fâtiha Sûresi Hakkında

Fâtiha, Kur’ân-ı Kerîm’in birinci sûresidir. Mekke döneminin ilk yıllarında müstakil bir sûre olarak inmiştir. Bazılarına göre “besmele” dâhil yedi âyettir. Bazılarına göre ise “besmele” hâriç yedi âyettir. İkinci görüşe göre “اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ” altıncı âyetin sonudur. Ebû Hanîfe bu görüştedir.

Fâtiha Sûresi Konusu

Fâtiha sûresi, Allah kelamının bir mukaddimesi, bir girişi ve mükemmel bir hülâsasıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de beyân edilen bütün mevzu ve mânalar onda ana hatlarıyla özetlenmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’in bütün muhtevası, “ilim, iman ve amel” şeklinde üçlü bir çerçeve içerisinde değerlendirilebilir. “İlim”, Kur’an’ın bir vasfı olarak onun verdiği her türlü bilgi için geçerlidir. Dolayısıyla ortada iki husus kalmaktadır:

- Bilinip inanılması gerekenler: Bunlar; ulûhiyet, nübüvvet, âhiret ve kaza ile kaderin Allah’tan olması gibi gaybî hususlar; öğütler, misaller, hikmetler ve kıssalar gibi diğer konulardır.

- Bilinip amel edilmesi gerekenler: Bunlar ise gözetilmesi gereken ibâdet, muamelât ve ahlâkî mevzulardır. İşte Fâtiha sûresinin bütün bu hususlara bir şekilde temas ettiğini görürüz.

Diğer bir açıdan Fâtiha sûresi, Kur’ân-ı Kerîm’in gerçekleştirmek istediği maksatları ihtiva eder. Bu maksatlar; tevhid, nübüvvet, âhiret, ibâdet, adâlet ve geçmişten ibret almadır:

Hamdin; rubûbiyet, rahmâniyet ve rahimiyet sıfatlarıyla birlikte her türlü övgüye lâyık yegâne varlık olan Allah’a ait kılınmasında tevhid yani Allah’ın birliği,

Kur’an’ın bize kadar ulaşmasında nübüvvet,

Bütün amellerin karşılığının verileceği, iyilerin mükâfat ve kötülerin azap göreceği hesap ve ceza gününün açıklanmasında âhiret,

Yalnızca Allah’a kulluk ve sadece O’ndan yardım talebinde ibâdet,

Sırat-ı müstakîm yani iman, ibâdet, ahlâk ve muâmelâtla alakalı hükümlerinde aşırılıktan uzak dosdoğru yol olan İslâm’ın haber verilmesinde adâlet,

Nimet verilenler ile nimetten mahrum kalanların hallerinde ise geçmişten ibret alma vardır.

Fâtiha sûresi ile ondan sonra devam eden Kur’ân-ı Kerîm arasındaki münâsebet, bir giriş ve kitap ilişkisi değil, bir dua ve ona cevap keyfiyetinde bir ilişkidir. Bu sûre aslında, Allah’ın kendi kitabını okumak isteyenlere öğrettiği bir duadır. Samimi olarak Kur’an’ın hidâyetinden istifade etmek isteyenler Âlemlerin Rabbi’ne bu şekilde dua etmelidir. Zaten sûre, okuyucunun kalbinde Âlemlerin Rabbi’nden hidâyet dileme konusunda kuvvetli bir istek uyandırmayı hedeflemektedir. Bu sebeple, kişi Kur’ân-ı Kerîm’i okumaya, tedebbür ve tefekküre Allah’tan hidâyet dileyerek başlamalıdır. Hâsılı Fâtiha kulun duası, Kur’an ise, Mâbud’un kuluna verdiği cevaptır. Kul, kendisine doğru yolu göstermesi için Allah’a yalvarır; Allah Teâlâ da duaya icâbet olarak, tüm Kur’an’ı onun önüne koyar ve sanki şöyle buyurur: “İşte, benden istediğin hidâyet budur!”

İsimleri

Fâtiha’nın pek çok ismi vardır. Bu isimlerin her biri onun farklı bir yönünü ve ihtiva ettiği mânaların derinliğini haber verir. Bunlardan bir kısmı şöyledir:

1. فَاتِحَةُ الْكِتَابِ (Fâtihatü’l-Kitâb): Fâtiha ismi bundan kısaltılarak alınmıştır. Fâtiha; açan, açış yapan, anahtar, ilk, başlangıç gibi mânalara gelir. Bütün olarak gelen ilk sûre olması, Kur’ân-ı Kerîm’in okunmasına ve yazılmasına bununla başlanılması, yine namazda kıraate bu sûre ile başlanması gibi sebeplerle bu ismi almıştır.

2. اُمُّ الْكِتَابِ، اُمُّ الْقُرْاٰنِ (Ümmü’l-Kitâb-Ümmü’l-Kur’ân): Çünkü bu sûre, diğer Kur’an sûrelerinin aslı, esası, kökü ve çekirdeği gibidir. Bir şeyin aslına “ümm: ana” denildiği bilinen bir gerçektir. Kur’ân’ın başı olması ve ihtiva ettiği bü­tün ilimleri kapsaması sebebiyle bu isimle anılır.

3. اَلْقُرْاٰنُ الْعَظِيمُ (el-Kur’ânu’1-Azîm): Bu ismin veriliş sebebi de yine hülasa olarak Kur’ân-ı Kerîm’in bütün ilimlerini ihtiva etmesidir.

4. اَلسَّبْعُ الْمَثَان۪ي (es-Seb‘u’l-Mesânî): Her namazda en az iki kere okunan ve her rekâtta kendisine fiilen veya hükmen bir başka sûre eşlik eden, günlük hayatta başka vesilelerle de sık sık tekrar edilen yedi ayettir. Bu sûre, istisna olarak yalnızca bu ümmete verilmiştir, bundan önce hiçbir ümmete böyle bir sûre indirilmemiştir.

5. اَلْأسَاسُ (el-Esâs): O, dinin temel kaidelerini ve asıllarını açıklayan bir sûredir. Her şeyin bir esası vardır. Kur’ân’ın esası da Fâtiha’dır.

6-7. اَلْوَافِيَةُ، اَلْكَافِيَةُ (el-Vâfiye, el-Kâfiye): Umûmî hatlarıyla İslâm’ı anlatan, nasıl bir din olduğunu ortaya koyan sûredir. Ayrıca diğer sûreler arasında yeri doldurulmaz bir özelliğe sahiptir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Ümmü’1-Kur’ân, başkasının yerini tutar, fakat başkası onun yerini tutamaz.” (Hâkim, I, 238)

8. اَلْكَنْزُ (el-Kenz): O, bir hazine, pek çok mâna ve sırları ihtiva eden sûredir.

9. اَلصَّلَاةُ (es-Salât): O, namaz sûresidir. Çünkü Fâtiha’sız namaz yoktur. Her rekatta birer kere okunması vaciptir.

10. اَلْحَمْدُ (el-Hamd): Sûrenin en çok anıldığı isimlerinden biridir. Yüce Allah’a hamdden söz edilerek başlandığı için bu ismi almıştır.

Fâtiha Sûresi Nuzül Sebebi

Mushafta birinci, nüzûl sıralamasında 5. sûredir. Hz. Muhammed’in peygamberliğinin ilk yıllarında Mekke’de nâzil olduğu hususunda ittifak vardır. Kaynaklarda nüzûl sebebiyle ilgili özel bir olay yoktur. Kur’an’ın hem bir mukaddimesi hem de özeti gibidir. Ayrıca her müminin kıldığı namazın bütün rek‘atlarında rabbi ile konuşurcasına okuması ve bu sayede O’na yaklaşması murat edilmiştir.

Fâtiha Sûresi Fazileti

Fâtiha, pek faziletli bir sûredir. Bununla alakalı rivayetlerden bazıları şunlardır:

Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyur­muştur: “Allah Teâlâ, ne Tevrat’ta ne de İncil’de Ümmü’l-Kur’ân olan Fâtiha gibi bir sûre indirmiştir. es-Seb‘u’l-Mesâni odur. Yüce Allah: «O, benim ile kulum arasında ikiye taksim edilmiştir. Kuluma da is­tediği verilecektir» buyurmaktadır.” (Tirmizî, Tefsir 15, 4)

Sahâbeden Ebû Sâid el-Mualla anlatıyor: “Mescidde namaz kılıyordum. Resûlullah (s.a.s.) beni çağırdı, fakat davetine icâbet edemedim. Daha sonra: «Ey Allah’ın Rasûlu namaz kılıyordum» diyerek mazaretimi beyân ettim. Peygamberimiz: “Yüce Allah: «Allah ve Rasûlü sizi, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman onlara uyun!» (Enfâl 8/24) diye buyurmuyor mu?” dedi. Sonra: “Mescitten çıkmadan önce Kur’ân-ı Kerîm’deki en büyük sûreyi sana öğreteceğim” buyurdu. Sonra elimden tuttu. Mescitten çıkmak istediğini görünce: «Bana Kur’ân-ı Kerîm’deki en büyük sûreyi öğreteceğini söylememiş miydiniz?» dedim. Şöyle buyurdu: “Evet o, Elhamdülillâhi rabbilâlemin’dir. Ba­na verilen es-Seb‘u’1-Mesânî ve Kur’ân-ı Azîm odur.” (Buhârî, Tefsir 1, 1)

Müfessir Mücâhid’den nakledilen bir rivayet şöyledir: “Şüphesiz lanetli İblîs dört defa sarsıla sarsıla inlemiştir. Lanete uğradığı zaman, cennetten kovulduğu zaman, Hz. Muhammed (s.a.s.) peygamber ola­rak gönderildiği zaman ve Fâtiha sûresi indirildiği zaman.” (Kurtubî, el-Câmi‘, I, 109)

Kur’ân-ı Kerîm, en büyük şifa kaynağıdır. O, insanlığın mânevî dertlerine devâ olduğu gibi, maddi hastalıklara da şifa olmaktadır. Kur’an’ın bu hususiyeti, Fâtiha sûresinde daha çok kendini göstermektedir. Konu ile ilgili rivayetlerde şu bilgiler yer alır:

Allah Resûlü (s.a.s.) buyurdu ki: “Fâtihatü’l-Kitâb, bütün hastalıklara şifadır.” (Dârimî, Fezâilü’l-Kur’ân 12)

Sahâbeden Ebû Sâid el-Hudrî (r.a.), bir sefer esnasında kendisini yılan ısırmış bir kabile reisine Fâtiha sûresini okumuş ve o da iyileşmiştir. (bk. Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân 9)

İşte muhtevası, isimleri, faziletleri ve hususiyetleri itibariyle Fâtiha sûresi, Kur’an’ın özü ve dinin esasıdır. Şimdi sıra, o özün açıklanmasına ve o esasın tefsirine gelmiştir:

اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ ﴿٥﴾
Karşılaştır 5: Rabbimiz! Sadece sana kulluk eder ve sadece senden yardım isteriz.

TEFSİR:

Kulluk edilecek ve yardım istenecek tek varlık Allah’tır. Çünkü kulun ibâdetini kabul buyuracak ve istediklerini yapabilecek güç ve kuvvet sadece Allah’a aittir. Zaten sûrenin buraya kadar olan kısmı da bu gerçeği ifade etmektedir. Kullar bu hitapla, her şeyi işiten, her şeyi bilen tek merci olan Allah’a yönelmekte ve böylece tevhidin hakikati ortaya çıkmaktadır.

Şâir diyor ki:

“Mazhar-i feyz-i ubûdiyet olandır insan

Yoksa ma’nîde kişi şekl ile insan olmaz.” Gâlib, Lefkoçyalı Mustafa)

“Ancak, Allah Teâlâ’ya kulluğunu idrâk edip o istikâmette bir hayat sürebilenler insan mertebesine ulaşır. Yoksa kişi Sadece şekil ve sûretiyle insan olamaz.”

Âyette söz konusu edilen اَلْعِبَادَةُ (ibâdet) kelimesi “abede”, “ubûdet” ve “ubûdiyet” köklerinden gelir. “Abede”, bir işi azim ve istekle yapmaktır. “Ubûdet”, tevâzu göstermek, yüzü yerlere sürmek demektir. “Ubûdiyet” ise kulun tanıdığı Rabbine düzenli olarak, belli şartlar çerçevesinde kulluk yapması, boyun büküp tâzimde bulunmasıdır. Dolayısıyla “ibâdet”; itaat ve zilletle, hudu’ ve huşu’ içinde büyük bir azim ve ısrarla boyun eğmek demektir. İbadet Allah’ın razı olduğu şeyi yapmak, ubudiyet ise Allah’ın yaptığına razı olmak şeklinde de tarif edilmiştir.

Şeriat dilinde ibâdet; hâlis bir niyetle, mükâfatını bekleyerek, Allah’a yakınlaşmayı arzu ederek Cenâb-ı Hakk’ın istediği tarzda kulluğu ifa etmektir. İnsanın ruh ve bedeni, dış ve iç âlemiyle yani bütün varlığıyla yalnız Allah için yaptığı şuurlu bir itaat ve yakınlıktır. Görüldüğü gibi bunda ilk önce niyet şarttır. Niyet ise yapılacak işin ifa edilmesinde ancak Allah’a itaat ve yaklaşmayı kastetmek demek olan yeni bir istektir. “Azmetmek” bir işi yapmadan önce, “kastetmek” yapmakla beraber olduğu gibi “niyet” de niyet edilen şeyi bilmekle beraber onu yapmaya bitişiktir. Hem bilgi hem de isteği ihtiva eden bu tam şuur hali, ruh ve kalbin işidir. İkinci olarak, bir amelin ibâdet olması için Allah katında itaat olarak kabul edilen bir amel ortaya koymak gerekir. Yoksa yalnız bir şeyi yapmayı istemek, düşünmek ve hatıra getirmek gibi iç duygularla ilgili ameller, itaat ve yakınlığa sebep olsa da ibâdet sayılamaz. Aynı şekilde niyet edilmeden yapılan ameller de ne olursa olsun ibâdetin şümûlüne giremez. (Elmalılı, Hak Dini, I, 96)

اَلْلإسْتِعَانَةُ “İstiâne”, yardım talep etmektir. Bütün hayırlı işlerde başarılı olmamız, ibâdetlerimizi ihlasla ve kolaylıkla yapabilmemiz ve karşılaştığımız bütün zorlukların üstesinden gelebilmemiz için Allah’tan yardım dileriz. Kul yardım isteyecek, Allah da kuluna yardım edecektir. Allah’ın yardımı iki türlüdür. Birincisi zaruri olan, ikincisi zaruri olmayandır. Zaruri olan, rahmetinin bir tecellisi olarak bizi yaratan Allah’ın, mâhiyetimize emanet ettiği ve yaşamamızı mümkün kılan alet ve edevat kısmından sayılacak hususlardır. Bunlar el, ayak, göz, kulak, akıl ve idrak gibi şeylerdir. Mesela biz gözümüzle görür, gözlerimizin aldığı mânaları fikir laboratuarında değerlendirir, bunlarla adeta bal yapıyor gibi mârifet petekleri oluşturmaya çalışırız. Bunu ise kalp ve beyin yapar. Fakat Rabbimiz önceden kalp ve kafamıza bu fakülteleri yerleştirmiş, mekanizmalar arasında hassas bir münasebetler zinciri tesis etmiş ve her şeyiyle işleyen mükemmel bir fabrika haline getirmiştir. Bunlardan bir tanesi eksik veya arızâlı olsa insan, istenilen şeyleri tam olarak yapamaz. Zaruri olmayan yardımı ise, bu temel yardıma ilave olarak Allah’ın kulunu melekleri ile teyid etmesi, ona rahmeti ile hayır yollarını göstermesi ve Hâdi ismiyle imdadına yetişmesidir. İşte biz yaptığımız bütün işlerimizi, Allah’ın bu şekilde yardım etmesiyle yaparız. Onun için sadece Allah’tan yardım dileriz. Zira kuvvetin ve kudretin olduğu gibi, yardımın da yegâne kaynağı Yüce Rabbimizdir.

Allah’a ibâdetimizi ve yardım talebimizi arzederken “yalnızca sana”, “yalnızca senden” diyerek, Rabbimizi sözümüzün başına alıyoruz. Böylece bütün varlığımızla masivâdan uzaklaşıp Allah’a yöneliyoruz. Uzaktan yakına, gaybetten hitaba geçerek, sanki Allah’ı görürcesine bir kulluk ve ihsan kıvamı elde ediyoruz. Rabbimizi tâzim ve O’na verdiğimiz ehemmiyeti ilân ediyoruz. Sadece O’na kulluk edeceğimizi, O’ndan başkasına kulluk etmeyeceğimizi beyân ediyoruz. Dolayısıyla kul ibâdet ederken, her şeyden önce Rabbine yönelmeli, dikkat nazarlarını O’na tahsis etmeli, sonra ibâdetini yapmalıdır. Yaptığı ibâdetin, Rabbine kuvvetli ve şerefli bir bağlılık ve Allah ile kendi arasında kıymetli bir vuslat vesilesi olduğu şuuruna ermelidir.

Ayette önce ibâdet, sonra yardım talebi dile getirilmiştir. Çünkü kulluk, ilâhî yardımın gelmesine sebeptir. Nitekim “Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak Allah’tan yardım isteyin! Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir” (Bakara 2/153) buyrularak bu gerçeğe vurgu yapılmaktadır. Dolayısıyla ihtiyaç beyânından önce, ona vesile olacak şeyi zikretmek talebin karşılanmasını kolaylaştıracaktır. Ayrıca, Allah’ın yardımı olmadan hiçbir şey yapılamayacağı gibi, kulun ibâdete de güç yetirmesi mümkün değildir. Bunun farkında olan mü’min, yaptığı ibâdetten nefsine pay çıkarmayacak, gururlanmayacak, böylece ibâdetini ihlasla yapma imkânı bulacaktır.

Burada “ben ibâdet ediyorum, ben yardım diliyorum” şeklinde değil de “biz ibâdet ediyoruz, biz yardım diliyoruz” şeklinde çoğul sîgası kullanılmıştır. Bunun ifade ettiği hikmetlerden bir kısmı şöyledir:

Mü’minler kardeştirler; bir bütünün parçalarıdırlar. Dolayısıyla birbirlerine kardeşçe muamele etmeli ve “ben” değil “biz” şuuruyla hareket etmelidirler. İslâm dininin emrettiği çerçeve içinde fert ve toplum arasındaki dengeyi kurmalı ve korumalıdırlar. Mü’minleri ve İslâm toplumunu birbirine bağlayan en önemli bağ, bir Allah’a iman ve O’na kulluktur. Bu kulluk, bir cemaat neşvesi içinde yapılacaktır. Dolayısıyla burada cemaatle ibâdete, özellikle cemaatle namaza dikkat çekilmektedir.

Ayette “biz” sözüyle üç guruba işaret edilmiş olabilir. Birincisi insan vücudundaki bütün azalar ve hücrelerdir. Dil onların hepsi adına konuşur ve “biz” der. İkincisi tevhid ve iman ehli bütün fertlerdir. Üçüncüsü kâinatın ihtiva ettiği bütün mevcudattır. Mü’min, bütün bu sayılanlar nâmına, hayret ve muhabbetle kudret ve azametin arşı altında kulluk eder ve secdelere kapanır. (Bedîuzzaman, İşâratü’l-İ‘câz, s. 21)

Mü’min, ihlasla ibâdetini yapıp yardım talep edince âlemlerin Rabbi, adeta “Ey kulum, sana nasıl yardım edeyim, hangi hususta yardım istersin?” buyurur. Onlar da şöyle derler:

Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri

Fâtiha Sûresi Ayetler:

1 2 3 4 5 6 7