A'lâ Sûresi



A'lâ Sûresi Hakkında

A‘lâ sûresi Mekke’de nâzil olmuştur. 19 âyettir. İsmini, Allah Teâlâ’nın birinci âyette geçen ve “en yüce, en üstün” mânasına gelen اَلْاَعْلٰى  (A‘lâ) adından alır. Mushaf tertîbine göre 88, iniş sırasına göre 8. sûredir.

A'lâ Sûresi Konusu

Cenab-ı Hakkın her türlü kusurdan, beşeri sıfatlardan ve yakışıksız isnatlardan tenzih edilmesinin gereği vurgulanır. Sonra da kullar için hazırlanan maddi ve mânevî nimetlerden bahsedilerek kâfirler imana, nankörler şükre davet edilir. İslâm davetinin kabul görüp yayılacağı ve mü’minlerin yakın zamanda başarıya erişeceği müjdesi verilir. 

A'lâ Sûresi Nuzül Sebebi

Mushaftaki sıralamada seksen yedinci, iniş sırasına göre sekizinci sûredir. Tekvîr sûresinden sonra, Leyl sûresinden önce Mekke’de inmiştir. Medine’de indiğine dair rivayet de vardır (Şevkânî, V, 492).

A'lâ Sûresi Fazileti

Peygamberimiz (s.a.s.) A’lâ sûresini çok severdi. Vitir namazında çoğunlukla birinci rekatta bu sûreyi, ikinci rekatta Kâfirûn sûresini üçüncü rekatta ise İhlâs ve Muavvizeteyn’i okurdu. Bayram ve Cuma namazlarında da bu sûreyi sık sık okudukları rivayet edilir. (Ebû Dâvûd, Vitr 4; Tirmizî, Vitr 9)

A'lâ Sûresi Arapça Yazılışı

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْاَعْلٰىۙ
1.
اَلَّذ۪ي خَلَقَ فَسَوّٰىۙۖ
2.
وَالَّذ۪ي قَدَّرَ فَهَدٰىۙۖ
3.
وَالَّذ۪ٓي اَخْرَجَ الْمَرْعٰىۙۖ
4.
فَجَعَلَهُ غُثَٓاءً اَحْوٰىۜ
5.
سَنُقْرِئُكَ فَلَا تَنْسٰىۙ
6.
اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُۜ اِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ وَمَا يَخْفٰىۜ
7.
وَنُيَسِّرُكَ لِلْيُسْرٰىۚ
8.
فَذَكِّرْ اِنْ نَفَعَتِ الذِّكْرٰىۜ
9.
سَيَذَّكَّرُ مَنْ يَخْشٰىۙ
10.
وَيَتَجَنَّبُهَا الْاَشْقٰىۙ
11.
اَلَّذ۪ي يَصْلَى النَّارَ الْكُبْرٰىۚ
12.
ثُمَّ لَا يَمُوتُ ف۪يهَا وَلَا يَحْيٰىۜ
13.
قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰىۙ
14.
وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّه۪ فَصَلّٰىۜ
15.
بَلْ تُؤْثِرُونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَاۘ
16.
وَالْاٰخِرَةُ خَيْرٌ وَاَبْقٰىۜ
17.
اِنَّ هٰذَا لَفِي الصُّحُفِ الْاُو۫لٰىۙ
18.
صُحُفِ اِبْرٰه۪يمَ وَمُوسٰى
19.

A'lâ Sûresi Türkçe Meali (Ömer Çelik)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla
1.
Yüceler yücesi Rabbinin ismini tesbih et; onu her türlü kusurdan ve ortaktan uzak tut.
2.
O ki, her şeyi yarattı ve onları güzel ve düzgün bir şekilde biçimlendirdi.
3.
O ki, her şeye belli bir ölçü ve gâye takdir etti; buna göre onlara yol gösterdi.
4.
O ki, yeşillikleri, otlakları, meyve ve ekinleri çıkardı.
5.
Sonra da onları çürüyüp kararmış artıklara çevirdi.
6.
Rasûlüm! Biz sana Kur’an’ı okutacağız; ondan hiçbir şeyi unutmayacaksın.
7.
Allah’ın unutmanı dilediği müstesnâ. O, açık olanı da bilir, gizli kalanı da.
8.
Biz, her hususta dine uygun tarzda gâyeni gerçekleştirebilmen için yürümen gereken yolu sana kolaylaştıracağız.
9.
Sen öğüt fayda verse de vermese de öğüt vermeye devam et.
10.
Çünkü Allah’a karşı duyduğu korkuyla kalpleri ürperen öğüt alacaktır.
11.
Bedbaht olan ise ondan kaçınacaktır.
12.
Ama o bedbaht, sonunda yanıp kavrulmak üzere en büyük ateşe girecektir.
13.
Artık orada ne ölüp kurtulacak, ne de yaşayıp bir rahat yüzü görecektir.
14.
Doğrusu kurtuluşa ermiştir her türlü kötülük ve günahlardan arınan,
15.
Rabbinin ismini anıp namaz kılan.
16.
Fakat siz dünya hayatını âhirete tercih ediyorsunuz.
17.
Oysa âhiret hayatı hem çok daha hayırlı, hem de devamlıdır.
18.
Bu uyarıcı bilgiler elbette önceki ilâhî sayfalarda da vardı:
19.
İbrâhim’e ve Mûsâ’ya verilen sayfalarda.

A'lâ Sûresi Tefsiri (Ömer Çelik)

1. Yüceler yücesi Rabbinin ismini tesbih et; onu her türlü kusurdan ve ortaktan uzak tut.


“Tesbih”; yüce Allah’ın, şanına ve şerefine layık olmayan sıfat ve vasıflardan uzak tutulması ve arındırılmasıdır. اَلْاَعْلٰى  (A‘lâ) sıfatı, mekan itibariyle yüksek olmak anlamında değil, ezici güç ve iktidar sahibi olmak anlamındadır. Bu bakımdan “A‘lâ” hem “Rabb” hem de “isim” kelimelerinin sıfatı olabilir. Buna göre mâna: “Yüce Rabbinin ismini” veya “Rabbinin yüce ismini tesbih et” olur. Bu bakımdan yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm ve sünnette vasfedilen isimlerle anılmalı, mâna bakımından noksanlık ifade eden ve yanlış anlaşılmalara sebep olan isim ve sıfatlarla anılmamalıdır. Allah için kullanılan isim ve sıfatlar, Allah’a kullanıldığı gibi yaratıklara verilmemelidir. Ayrıca Allah’ın isimlerini tâzimle anmak gerekir. Bu isimler alay ile, hafife alınarak fuzûli işlerin yapıldığı uygunsuz yerlerde anılmamalıdır. İmam Malik (r.h.) ile alakalı şu nükte ne kadar mühimdir:

Anlatıldığına göre İmam Malik, bir dilenci para istediğinde, şayet vermeye gücü yetmiyorsa, başkalarının dediği gibi “Sana Allah versin” demez, dilenci de bir şey söylemeden kızgın bir halde çeker gidermiş. O, diğer insanlar gibi davrandığında, dilencinin sırf bu sebepten ötürü Allah’a isyan edebileceğinden çekinirmiş.

Allah Resûlü (s.a.s.) bu âyet-i kerîme nâzil olduktan sonra secde ederken سُبْحَانَ رَبِّيَ الأعْلٰي (Sübhâne Rabbiye’l-a‘lâ) denmesini; Vakıa sûresinin son ayetinin inmesinden sonra da rukû ederken سُبْحَانَ رَبِّي الْعَظ۪يمِ (Sübhâne Rabbiye’l-azîm) denmesini istemiştir. (Ebû Dâvûd, Salât 147; İbn Mâce, İkâme 20)

Âyet-i kerîmede “Rabbini” değil “Rabbinin ismini tesbih et” emri vardır. Çünkü bu dünyada Allah Teâlâ’nın zâtı bizim akıl ve zihinlerimizin doğrudan doğruya yönelip idrak etmesinden çok yücedir. O’nu tanımamız ancak sıfatlarına delalet eden isimler ve bunların görülen eserleri aracılığıyla olmaktadır.

Yüce Rabbin ismini tesbih etmemiz emredildikten sonra, O’nun her an tesbih ve tenzihe layık olduğunu gösteren fiilleri ve eserleri sıralanmaktadır. Bu eserler üzerinde ciddi olarak durulduğu takdirde, Cenâb-ı Hakk’ın söz kalıplarına sığmayacak derecede yüce olduğu anlaşılacaktır:

2. O ki, her şeyi yarattı ve onları güzel ve düzgün bir şekilde biçimlendirdi.


İlk olarak o yüce Rab, yeryüzünden gökyüzüne, zerreden kürreye, proton ve nötrondan en büyük galaksiye kadar evrendeki her şeyi: melekleri, cinleri, insanları, hayvanları, böcekleri, bitkileri, taşı, toprağı yaratmış, en mükemmel surette ölçülü ve düzenli kılmıştır. Bu sınırsız yaratıklar arasında mükemmel bir düzen kurmuştur. Bu nizamın mükemmel bir ölçüyle kurulduğuna ve onun bir yaratıcısı olduğuna, bizzat bu muazzam nizamın kendisi tanıklık etmektedir. Bu bir tesadüf eseri değil, sonsuz ilim ve hikmet sahibi, kudretli ve güçlü bir Allah’ın hür iradesiyle özenerek ortaya koyduğu bir sanat şahikasıdır. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur:

“İşte bunlar, Allah’ın yarattıklarıdır. Peki, gösterin bana, O’nun dışındakiler ne yaratmış?” (Lokmân 31/11)

İkincisi:

3. O ki, her şeye belli bir ölçü ve gâye takdir etti; buna göre onlara yol gösterdi.


O yüce Rab, daha yaratmadan önce herbir varlığın yaratılış maksadını, kendisini diğer varlıklardan ayıracak nitelik ve özelliklerini belirlemiş ve buna göre şekil vermiştir. Herbirinin meydana geleceği zaman ve zemini tesbit, yaşamaları için gerekli imkân ve şartları temin etmiş ve akıbetlerinin ne olacağını da kararlaştırmıştır. Cenâb-ı Hakk’ın evrendeki küçük-büyük her varlık için böyle ince bir planı mevcuttur.

Üçüncüsü:

4. O ki, yeşillikleri, otlakları, meyve ve ekinleri çıkardı.


O yüce Rab, hiçbir varlığı başıboş bırakmamış, yarattığı her şeye bir vazife vermiş ve o vazifeye göre hepsini yönlendirmiştir. Yani Allah, hem yaratıcı hem de yol gösterici olmaktadır. Yüce Allah göğe, yere, aya, güneşe, yıldızlara yol gösterdiği gibi; meleklere, cinlere, insanlara, hayvanlara, bitkilere de yaratılış gayelerine uygun olarak yol göstermektedir. Bu hikmete dayalı olarak tüm varlıklar görevlerini yerine getirirler. Arı, yaratıldığı günden beri petek petek bal yapıp insanlara ikram eder, görevini hiç aksatmaz. Koyun sabah akşam şarıl şarıl süt verir. Meyve ağaçları Allah’ın emrine uyarak köklerini toprağın derinliklerine salarlar, yerleşip büyürler sonra da dal budak tutarak her renkten ve her tattan çeşit çeşit sebze meyve verirler. Yeryüzünü, havayı, suyu, bütün canlıları teker teker ele alıp bu şekilde incelemek mümkündür.

İnsan için iki türlü “hidâyet: yol gösterme” sözkonusudur. Birincisi yaratılmasından büyüyüp olgunlaşıncaya, vefat edip kabre girinceye kadar kendi iradesine değil, tamamen Allah’ın iradesine bağlı olarak hareket etmesi; göz, kulak, burun, boğaz, beyin, kalp, mide, ciğerler, kaslar, damarlar gibi tüm organların kendi görevlerini yapmalarıdır. Bunları çalıştırmak insanın kedi elinde değildir, Allah’ın iradesine bağlı olarak meydana gelen olaylardır. Bu yol gösterme, insan şuurunun dışında cereyan etmektedir. İkinci yol gösterme ise insanın aklı ve zihnî hayatıyla ilgilidir. Burada birincisinden çok farklı bir yol gösterme sözkonusu olup, bu bakımdan insana geniş bir özgürlük tanınmıştır. Ama yine de bu özgürlüğünü faydasına olacak en ideal şekilde kullanabilmesi ve istikametini tayin edebilmesi için peygamber göndermek ve kitap indirmek suretiyle yol göstermiştir.

Dördüncüsü:

5. Sonra da onları çürüyüp kararmış artıklara çevirdi.


O yüce Rab, insanların ve hayvanların faydalanmaları için yaylaları, mezraları, otlakları, bağ, bahçe ve ormanları, oralardaki her türlü bitkileri, yeşillikleri, ağaçları, meyve ve sebzeleri ilâhî kudretiyle terütâze yetiştirip çıkarmaktadır. Sayıları milyonlarla ifade edilen bu bitkilerden her biri, Allah Teâlâ’nın ayrı bir tecellisinin ve ezeli plandaki takdirinin bir gereği olup, taşıdıkları çeşitli renk, tat, koku ve güzelliklerle insan ve hayvanlara faydalı oldukları gibi, ayrıca kendilerini çıkaran o yüce gücün varlığına, birliğine ve kudretinin üstünlüğüne delalet etmektedirler. O yüce Rab, sadece yeşillikleri çıkarıp ilkbaharı getiren değil, aynı zamanda onları kurutup karartarak sonbaharı da getirendir. Bir tarafta baharın getirdiği yeşillikler, temiz hava, bitkilerin açması, diğer tarafta ise bitkilerin solması, kurumuş yapraklar haline dönüşmesi, rüzgarların dağıtmasıyla birlikte derelerde nehirlerde çerçöp olarak akması manzaraları bulunmaktadır.

Ayette zikredilen غُثَٓاءً  (ğusâ), sel sularının meralardaki otları ve çöpleri birbirine katarak sürükleyip getirdiği ve derelerin etrafına fırlattığı ot, çöp ve yapraktan oluşan sel kusuğudur. اَحْوٰى  (ehvâ) ise karamsı, esmer, koyu yeşil ve isli renklere denmektedir. Bu lafızlar yaylalar ve otlaklardaki yeşil bitkilerin kuruyup dökülerek veya hayvanlar tarafından yenilip dışarı atılarak sel sularının süpürüp sürükleyeceği gübreler haline getirilmesini ifade eder ki, o zaman kömür gibi siyah veya esmer yanıcı bir madde olur. Bu ayette yeraltı katmanlarında taşkömürünün teşekkülüne bir işaret olabileceği zamanın geçmesiyle daha iyi anlaşılmaktadır.

Yemyeşil otlak ve ekinlerin bir zaman sonra çürüyüp kararmış atıklara çevrilmesi, kendi varlığımız ve sağlığımız da dâhil şu an fevkalade göz kamaştırıcı olan dünya nimetlerinin birgün böyle yok olup gideceğine işaret etmektedir. Öyleyse insan, dünyanın gelip geçici nimetlerine takılıp kalmamalı; kendisini ebedî cennet nimetlerine götürecek Kur’an gibi emsalsiz bir rehbere sımsıkı sarılmalıdır. Resûlullah (s.a.s.)’e bir daha unutmayacak ve unutulmayacak şekilde vahyedilen o Kur’an’a:

6. Rasûlüm! Biz sana Kur’an’ı okutacağız; ondan hiçbir şeyi unutmayacaksın.

7. Allah’ın unutmanı dilediği müstesnâ. O, açık olanı da bilir, gizli kalanı da.

8. Biz, her hususta dine uygun tarzda gâyeni gerçekleştirebilmen için yürümen gereken yolu sana kolaylaştıracağız.


Kâinattaki eşsiz güzellik ve nizama, bu mükemmel düzeni dağılıp yok olmaktan koruyan yüce yaratıcıya değinildikten sonra, kendisine indirilen Kur’ân-ı Kerîm ayetlerinden az da olsa bazı kısımlarını kaybetmekten ya da unutmaktan tir tir titreyen ve onu okuyup ezberlemek için kendini yoran Allah Resûlü (s.a.s.)’e bu bakımdan büyük müjdeler içeren ayetler gelmektedir. Bu ayetler Kur’an’ın ezberlenmesi ve korunması hususunda Peygamber Efendimize tam bir güven telkin etmekte ve inen ayetlerin herhangi bir zorlanmaya gerek kalmaksızın hafızasına kaydedileceğini ve bir daha asla unutmayacağını müjdelemektedir.

Hakikaten Sevgili Peygamberimiz Cebrâil’in kendisine getirdiği ayetleri unutmamak için korkudan aceleyle tekrarlardı. (bk. Tâhâ 20/114; Kıyâmet 75/16-19) Bu yüzden yüce Allah değerli elçisine: “Rasûlüm! İşte biz böylece sana emrimizle ölü kalplere hayat bahşeden bu Kur’an’ı vahyettik. Yoksa daha önce sen kitap nedir, iman nedir, bilmezdin...” (Şûrâ 42/52) ayeti gereğince onun daha önce kitap nedir, iman nedir bilmezken bundan böyle Cebrâil vasıtasıyla okuyacağı bir kitap olan Kur’an’ı vahyederek bunu ona okutacağını, hafızasına yerleştirip iyice belleteceğini haber vermektedir.

Kur’ân-ı Kerîm Allah Resûlü (s.a.s.)’e bir mûcize olarak indirildiği gibi, her ayetin ona Allah tarafından tek tek ezberletilmesi ve bir daha unutmaması da bir başka mûcizedir. Buna göre Peygamberimizin, kendisine okunan bir kelimeyi unutarak yerine aynı anlamda farklı bir kelime dahi söylemesi mümkün değildir. Bu unutmama va‘dinin gelecek zamanları da kapsayacak şekilde haber verilmesi ve öylece vuku bulması da diğer bir mûcize olmuştur. Dolayısıyla âyet-i kerîmedeki “okutmak”tan kastedilen “ezberden okutmak”tır; yoksa yazı ile yüzünden okutmak değildir. Unutmamaktan maksadın, inen ayetlerin gereği ile amel etmek olduğu da anlaşılabilir.

Burada bir garanti verilmekte ancak, “Allah’ın dilediği başka” kaydıyla buna bir istisna getirilmektedir. Resûl-i Ekrem (s.a.s.)’in Kur’an’ı ezberlemesi, kendi kabiliyet ve istidadıyla başardığı bir iş değil, tamamen sonsuz kerem sahibi Allah’ın lutuf ve yardımıyla olmuştur. Her şeyin mutlak sahibi Cenâb-ı Hak olduğundan, şayet O dilerse istediğini yapar, sana da Kur’an’ı unutturabilir. Sana garanti verdi diğe kendini aciz bırakmış değildir. Onu hiçbir şey aciz bırakamaz. Dilerse böyle bir hafıza kuvveti verdikten sonra onu geri alabilir, hatta bütünüyle yok edebilir. (bk. İsrâ 17/86)

Şunu da gözden uzak tutmamak gerekir ki Hak Teâlâ sevgili Peygamberine değişik hikmetlere dayalı olarak bir kısım ayetleri tamamen unutturmuş olabilir. Bunlar neshedilerek uygulamadan kaldırılmış ayetlerdir.

Ayetteki istisna zaman ve miktar açısından “azlık” bildiriyor da olabilir. Zira Allah Resûlü bazı ayetleri bir anlık unutabiliyordu. Rivayete göre Resûl-i Ekrem (s.a.s.) bir gün sabah namazını kıldırırken bir ayeti atlamış, Übey b. Ka’b: “Ey Allah’ın Rasûlü, siz şu ayeti okumadınız, yoksa nesh mi oldu?” diye sormuş, Sevgili Peygamberimiz de: “Hayır okurken ben bu ayeti unutmuşum” buyurmuştur. (Buhârî, Ezan 69; Müslim, Mesâcid 97-99)

Şu kadar var ki bu tür unutmalar, daimî değil anlık durumlardır. Peygamberimizin bu neviden unutmaları beşer olması cihetiyle normaldir. Fakat Efendimiz için devamlı ve tamamen unutma söz konusu değildir.

Burada açığı da gizliyi de çok iyi bilen Yüce Allah, fert ve toplum olarak herkesi ilâhî murakabe altında yaşamaya çağırmaktadır. Sonra Peygamberimiz (s.a.s.)’e ve onun mübârek şahsında her mü’mine, istikbâle ait müjdeler vermektedir. Allah’ın her şeyi gördüğü ve bildiği şuuruyla istikâmet üzere hareket ettiği takdirde onu:

    Her hususta en kolay yola ve gayeye erdireceğini,

    Gerekli her işi kolaylıkla yapıp bitirebileceği bir kabiliyet ve istidâdı ona yerleştireceğini,

    Buna bağlı olarak bilgide, amelde, eğitim-öğretimde ve insanlara dini tebliğde en kolay yolu ona göstereceğini müjdeler. Çünkü, en büyük gayelere en kolay yollardan varmak, Peygamberimiz (s.a.s.)’in getirdiği İslâm dini ve şeriatinin bir hususiyetidir.

Bunun da temeli tevhid inancı, ihlas, doğru bilgi ve bu bilgiye göre ihlaslı ameldir. Her kolaylığın başı budur. Öyleyse:

9. Sen öğüt fayda verse de vermese de öğüt vermeye devam et.

10. Çünkü Allah’a karşı duyduğu korkuyla kalpleri ürperen öğüt alacaktır.

11. Bedbaht olan ise ondan kaçınacaktır.

12. Ama o bedbaht, sonunda yanıp kavrulmak üzere en büyük ateşe girecektir.

13. Artık orada ne ölüp kurtulacak, ne de yaşayıp bir rahat yüzü görecektir.


Allah Resûlü (s.a.s.), doğru yola gelmelerini sağlamak üzere kendisini parçalarcasına insanlara tebliğde bulunurdu. Fakat âlemlere rahmet olan Efendimizin bu gayreti bir kısım kişilerin ancak küfür, inat ve ısrarlarının artmasına sebep olurdu. Bu bakımdan ayette Allah Resûlü’ne ve onun izinden gidecek olanlara sadece az veya çok faydalanacağını umdukları kimselere öğütte bulunmaları; fayda verse de vermese de öğüde devam etmeleri, ancak aslandan kaçan yabani merkepler gibi inat ve azgınlıkla Hak’tan kaçan kimselerin ardından koşarak da kendilerini helak edercesine yorulmamaları tavsiye edilmektedir.

Esasen İslâmî tebliğ ve hatırlatma herkese şamildir; umûmîdir. Peygamberin de vazifesi sadece tebliğdir; gerçekleri açık ve anlaşılır bir şekilde kulaklara duyurmaktır. Bundan istifade edecek olanlar özel kimselerdir. Bu ise neticede belli olacaktır. İlâhî irşat, ikaz ve nasihatlerden ancak kalbinde derin bir Allah korkusu taşıyan, O’na son derece saygılı olan ve huzurunda boyun bükenler istifade edeceklerdir. الخشية (haşyet) kalbin ürpermesidir. Allah’a olan sevgi ve saygısını yitirmekten korkması ve titremesidir. Yüce Rabbinin sevgisini ve rızâsını kazanacağı yollarda yürümesi; ondan mahrum bırakacak sapık yolları terketmesidir. İşte ilâhî öğüt ve hatırlatmaları dinleyecek, nasihat alacak, düşünüp istifade edecek olanlar, böyle gönülden Allah zü’l-celâle saygılı kimselerdir.

Diğer taraftan, ilâhî rahmetten ümidini kesip akıbetlerini karartmak suretiyle en bedbaht olanlar, bu hatırlatmalardan ve öğütlerden uzak duracak; kabule ve inkıyada yaklaşmayacaklardır. اَلْاَشْقٰى (eşkâ), Allah ve Resûlullah düşmanlığında ileri giden azılı kâfirlerdir. Dilimizde dağlarda, sahralarda insanların yolunu kesen, kendilerini öldürüp mallarını talan eden kimselere “eşkıya” denilir. Ayette bahsedilen bunların en kötüsüdür. Çünkü bu yapıda ve karakterdeki kimseler, Allah’ın mülkünde O’na başkaldırıp hâkimiyet taslamakta; ferdî ve içtimâî hayata Yüce Yaratıcı’nın müdahalesini engellemekte ve onun hükmünü tanımamaktadırlar. Bunlar adeta Allah Teâlâ’ya: “Bu dünya benimdir; burada ne senin, ne kitabının ne de Peygamberinin sözü geçer. Burada sözü ve hükmü geçerli olacak sadece benim” diyen kimselerdir. Bu gibilere öğüt verip Cenâb-ı Mevlâ’yı hatırlattığın zaman duymazlıktan gelir, yüzlerini çevirirler. Bununla kalmaz, fırsat bulunca Allah’a karşı savaş ilan ederler. İşte ilâhî ikazlara kulak tıkayıp öğüt almaktan yüz çeviren o tînetteki kişiler âhirette en büyük ateşe, ebedî olan cehennem ateşine yaslanacaklardır. Allah’ın yakıcı, kavurucu azabına düçar kalacaklardır. Hiç kimseden ne bir yardım ne de bir fayda göreceklerdir. Sonra orada ne ölecek ne de hayat bulacaklardır. Onlara asla bir daha ölüm gelmeyecek. Azabdan da kurtulamayacaklar. Dünyada olduğu gibi güzel bir şey göremeyecek ve tadamayacaklar. Bundan daha büyük bir bedbahtlık düşünülemez. İlâhî hikmetlere, öğüt ve nasihatlara sırt çevirenlerin feci akıbeti işte budur. Böyle bir ceza ölene kadar iman etmeyen, küfür ve şirk üzere ölen kimseler içindir. Halbuki insan için dünyada tevbe edip temizlenme kapısı devamlı açıktır:

14. Doğrusu kurtuluşa ermiştir her türlü kötülük ve günahlardan arınan,

15. Rabbinin ismini anıp namaz kılan.

16. Fakat siz dünya hayatını âhirete tercih ediyorsunuz.

17. Oysa âhiret hayatı hem çok daha hayırlı, hem de devamlıdır.


Şüphesiz kendini arıtan; Kur’an’ın ve Peygamberin öğütlerine kulak verip kalbini küfür, şirk ve kötü ahlâktan, bedenini madi mânevî pisliklerden, zekât verip malını kul hakkından temizleyen böylece takvâ ve haşyet duygularını geliştirip artıran ve Allah huzurunda temize çıkmak için çalışıp çabalayan; kalbiyle ve diliyle Allah Teâlâ’yı zikredip O’nu sürekli hatırda tutan ve farz namazlar başta olmak üzere vacip ve sünnet diğer namazlara da devam eden felâha erer; korktuklarından kurtulur ve umduklarına kavuşur.

İnsanın sorumlu olduğu bütün fiil ve davranışlar üç grupta toplanabilir. Birincisi kalpten yanlış inanç ve bozuk düşünceleri temizlemektir ki ayetteki اَلتَّزَكّ۪ي (tezekkî) buna tekâbül eder. İkincisi Allah zü’l-celâli zâtı, sıfatları ve fiileriyle tanıyıp sürekli Allah bilinci ile yaşamaktır ki buna da ayetteki اَلذِّكْرُ (zikir) karşılık gelir. Üçüncüsü ise Allah’a kulluk ve mahlukatına hizmetle sürekli meşgul olmaktır ki ayetteki اَلصَّلٰوةُ (salât) kelimesi de bunu karşılar. Zira salât, tevazu ve huşûdan ibarettir. Dolayısıyla bu üç lafızla müslümanın sorumlu olduğu bütün vazifelere işaret edilmiştir. Kalbini Allah bilinciyle aydınlatan kişinin diğer bütün azalarından bu tevazu ve huşûun göstergeleri ortaya çıkar.

Cenâb-ı Hak secdeye elverişli yüzler, ibret almaya elverişli gözler, hizmete elverişli bedenler, mârifete elverişli kalpler ve ve muhabbete elverişli gönüller yaratmıştır, Eğer insan dili tevhid okuyan, kalbi Allah’ı tanıyan ve bedeniyle kulluk eden biriyse üzerindeki bu nimetlerin kıymetini bilmesi gerekir. Fakat o, kendini kurtuluşa götürecek işler yapmıyor bilakis dünya hayatını tercih ediyor; orada hemen elde edebileceği yeme, içme, eğlenme ve benzeri zevklerin peşine düşüyor ve bütün varlığını o uğurda harcıyabiliyor. Âhiret mutluluğunu temin edecek hayırlı, temiz ve güzel işleri erteleyebiliyor. Halbuki nimetleri ve lezzetleri itibariyle âhiret hayatı, şüphesiz dünyadan çok daha iyi, üstün ve ebedidir. Orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir beşer aklının düşünmediği emsalsiz nimetler bulunmaktadır. Diğer yönden dünya gelip geçici, cennetteki hayat ise ebedidir, süreklidir. Onda asla kesinti olmayacaktır. O halde dünya hayatını tercih edip günden güne korkunç uçurumlara doğru yuvarlanarak sonunu berbat etmektense, âhiret hayatını tercih edip orada huzur ve mutluluğa erdirecek sâlih ameller işlemek, dünyadaki sıkıntı ve zahmetlere de bu gayeyle sabretmek daha uygun bir yol olacaktır.

Kur’an’ın bu eşsiz mesajlarına mü’min, kâfir veya Ehl-i kitap tüm insanlar kulak vermelidir. Zira:

18. Bu uyarıcı bilgiler elbette önceki ilâhî sayfalarda da vardı:

19. İbrâhim’e ve Mûsâ’ya verilen sayfalarda.


Elbette Yüce Rabbimizin bu sûrede temas ettiği bu gerçekler; özetle Allah’ın azameti ve kudretinin büyüklüğü, Kur’an’ın indirilmesi, korunması ve Peygamberin başarıya ulaşması, kurtuluş yolunu seçenle seçmeyenin akıbetleri, âhiretin dünyadan hayırlı ve ebedi oluşu gibi hakikatler önceki peygamberlere indirilmiş olan sahifelerde ve kitaplarda da yer almaktadır. Özellikle İbrâhim ve Mûsâ’nın sahifelerinde de bulunmaktadır. Bunlar her peygambere bildirilen ve buna uygun davranmaları istenen evrensel gerçeklerdir; geçerliliği süreklidir.

Şimdi ise, A’lâ sûresinde haber verilen âhirette ateşe yaslanacak bedbahtlarla, kurtuluşa erecek bahtiyarların hallerini açıklayıp hatırlatmaya devam etmek üzere Gâşiye sûresi gelecektir: