Tekvir Sûresi



Tekvir Sûresi Hakkında

Tekvîr sûresi Mekke’de nâzil olmuştur. 29 âyettir. İsmini, birinci âyette geçen ve “dürüldü, sarıldı” mânasına gelen كُوِّرَتْ (kuvviret) kelimesinin masdarından alır. Mushaf tertîbine göre 81, iniş sırasına göre ise 7. sûredir.

Tekvir Sûresi Konusu

Sûrede kıyâmet ve mahşerin insanı dehşete düşürücü manzaralarına yer verilir. Vahiy, Kur’an ve peygamberliğin mâhiyeti üzerinde durulur.

Tekvir Sûresi Nuzül Sebebi

         Mushaftaki sıralamada seksen birinci, iniş sırasına göre yedinci sûredir. Tebbet sûresinden sonra, A‘lâ sûresinden önce Mekke’de inmiştir.

Tekvir Sûresi Fazileti

Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Kıyâmet gününe aynen gözleriyle görür gibi bakmak isteyen Tekvîr, İnfitâr ve İnşikak sûrelerini okusun.” (Tirmizî, Tefsiru’l-Kur’an 74)

Tekvir Sûresi Arapça Yazılışı

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْۙۖ
1.
وَاِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْۙۖ
2.
وَاِذَا الْجِبَالُ سُيِّرَتْۙۖ
3.
وَاِذَا الْعِشَارُ عُطِّلَتْۙۖ
4.
وَاِذَا الْوُحُوشُ حُشِرَتْۙۖ
5.
وَاِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْۙۖ
6.
وَاِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْۙۖ
7.
وَاِذَا الْمَوْءُ۫دَةُ سُئِلَتْۙ
8.
بِاَيِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْۚ
9.
وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْۙۖ
10.
وَاِذَا السَّمَٓاءُ كُشِطَتْۙۖ
11.
وَاِذَا الْجَح۪يمُ سُعِّرَتْۙۖ
12.
وَاِذَا الْجَنَّةُ اُزْلِفَتْۙۖ
13.
عَلِمَتْ نَفْسٌ مَٓا اَحْضَرَتْۜ
14.
فَلَٓا اُقْسِمُ بِالْخُنَّسِۙ
15.
اَلْجَوَارِ الْكُنَّسِۙ
16.
وَالَّيْلِ اِذَا عَسْعَسَۙ
17.
وَالصُّبْحِ اِذَا تَنَفَّسَۙ
18.
اِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَر۪يمٍۙ
19.
ذ۪ي قُوَّةٍ عِنْدَ ذِي الْعَرْشِ مَك۪ينٍۙ
20.
مُطَاعٍ ثَمَّ اَم۪ينٍۜ
21.
وَمَا صَاحِبُكُمْ بِمَجْنُونٍۚ
22.
وَلَقَدْ رَاٰهُ بِالْاُفُقِ الْمُب۪ينِۚ
23.
وَمَا هُوَ عَلَى الْغَيْبِ بِضَن۪ينٍۚ
24.
وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَيْطَانٍ رَج۪يمٍۚ
25.
فَاَيْنَ تَذْهَبُونَۜ
26.
اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَم۪ينَۙ
27.
لِمَنْ شَٓاءَ مِنْكُمْ اَنْ يَسْتَق۪يمَ
28.
وَمَا تَشَٓاؤُ۫نَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ
29.

Tekvir Sûresi Türkçe Meali (Ömer Çelik)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla
1.
Güneş dürülüp ışığı söndüğü zaman,
2.
Yıldızlar kararıp döküldüğü zaman,
3.
Dağlar yerlerinden sökülüp yürütüldüğü zaman,
4.
Doğurması yaklaşmış gebe develer başıboş bırakıldığı zaman,
5.
Vahşi hayvanlar bir araya getirildiği zaman,
6.
Denizler ateşlenip kaynatıldığı zaman,
7.
Nefisler bedenleriyle ve amelleriyle eşleştirildiği zaman,
8.
Diri diri gömülen kız çocuğuna sorulduğu zaman:
9.
Günahı neydi de öldürüldü?
10.
Amel defterleri açıldığı zaman,
11.
Gök sıyrılıp alındığı zaman,
12.
Cehennem alev alev kızıştırıldığı zaman,
13.
Cennet mü’minlere yaklaştırıldığı zaman,
14.
İşte o zaman… Her insan, kendisi için neler hazırlamış olduğunu bilecektir.
15.
Yemin ederim o geri kalıp gizlenenlere,
16.
Akıp gidenlere, dönüp saklananlara,
17.
Geçmeye başladığı zaman geceye,
18.
Ve nefes almaya başladığı zaman sabaha ki:
19.
Şüphesiz Kur’an, çok şerefli bir Elçi’nin getirdiği sözdür.
20.
Bir Elçi ki pek kuvvetli, arşın sahibi yanında çok itibarlı.
21.
Orada sözü dinlenir, kendisine son derece güvenilir.
22.
Arkadaşınız Muhammed kesinlikle deli değildir.
23.
Yemin olsun ki o, vahyi getiren Elçi’yi apaçık bir ufukta gördü.
24.
O, kendisine vahiy yoluyla gelen gaybî bilgileri size tebliğ edip öğretmede asla cimri davranan biri de değildir.
25.
Bu Kur’an, Allah’ın rahmetinden ebediyen kovulmuş bir şeytanın sözü hiç değildir.
26.
Peki ey kâfirler! Kur’an’ı inkâr ettikten sonra nereye gidecek, hangi yolu tutacaksınız?
27.
Oysa Kur’an, bütün şuurlu ve sorumlu varlıklar için bir öğüt, bir uyarıdır.
28.
Özellikle içinizden doğru yolu bulup, o yolda yürümek isteyen herkes için.
29.
Şunu da bilin ki, Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe, siz hiçbir şey dileyemezsiniz.

Tekvir Sûresi Tefsiri (Ömer Çelik)

1. Güneş dürülüp ışığı söndüğü zaman,

2. Yıldızlar kararıp döküldüğü zaman,

3. Dağlar yerlerinden sökülüp yürütüldüğü zaman,

4. Doğurması yaklaşmış gebe develer başıboş bırakıldığı zaman,

5. Vahşi hayvanlar bir araya getirildiği zaman,

6. Denizler ateşlenip kaynatıldığı zaman,


İnsanları imana ve Allah’a kulluğa sevk etmek için kıyâmetin dehşetli manzaraları ard arda sunulur. İlk altı âyette kıyâmetin başlamasından hesap zamanına kadar meydana gelecek korkunç hadiseler arz edilir. Verilen bilgilere göre:

    Güneş dürülüp ışığı söndürülecek ve görünmez hale gelecek. Zira اَلتَّكْو۪يرُ (tekvîr) kelimesinde, “sarık sarar gibi sarmak, dolamak, yuvarlatmak, dürmek, katlamak, büzmek, ışığını giderip köreltmek” mânaları vardır. Genellikle sarılan, katlanan, dürülen şey gözden uzak kaldığı için, “güneşin dürülmesi”, ışığının söndürülerek görünmez hale gelmesi veya kütlesinin tamamen dağılıp kaybolması anlamını taşımaktadır.

    Yıldızlar kararacak, dökülüp sönecek. Çünkü اَلإنْكِدَارُ (inkidâr) kelimesinde “bulanmak, dağılmak, düşmek” mânaları vardır. Kıyâmetle birlikte kâinatın nizamı bozulacağı için anlaşılan o ki yıldızların da mevcut düzenleri bozulacak, yörüngelerinden kayacak, birbirlerine çarparak uzay boşluğunda dağılıp gideceklerdir. (bk. Mürselât 77/8)

    Dağlar yerlerinde sökülüp yürütülecek. (bk. Kehf 18/47; Nebe 78/20)

    Doğumu yaklaşmış gebe develer başıboş bırakılacak. اَلْعِشَارُ (‘ışâr), اَلْعُشْرَةُ (‘uşra) kelimesinin çoğuludur. “Uşra” on aylık gebe olup henüz doğurmamış deve demektir. Araplarca böyle develer çok makbuldür. Sahibi, doğumu yaklaşmış olan böyle deveye sahip çıkar ve onu gözü gibi korur. Demek ki, o günün dehşetiyle ne kadar kıymetli olursa olsun her türlü dünya malının değeri insanın gözünden düşecek, onu düşünecek mecâli kalmayacaktır. (bk. Hac 22/1-2)

    Vahşi hayvanlar toplanıp bir araya getirilecek. Kıyametin dehşetiyle bulundukları deliklerden, inlerden, yuvalardan fırlayıp öteden beri korktukları şeyleri unutarak, birbirinden ve insanlardan çekinmeden meydanlara toplanacaktır. Yahut tehlikeli yerlerden kaçıp daha güvenli yerlere koşacaklardır. Ya da kıyâmetin şiddetiyle hepsi birden ölüp, cesetleri üst üste yığılacaktır.

    Denizler ateşlenip kaynatılacak. اَلتَّسْج۪يرُ (tescîr), “ateşlemek, ateşi tutuşturmak, yakmak, kaynatmak, ateşle doldurmak, püskürtmek”, buna ilaveten “suyunu boşaltmak, kurutmak” mânalarına gelir. Birinci mânaya göre denizler ateşlenecek, fokur fokur kaynatılıp suları birbirlerine karıştırılacaktır. Oradaki sular ateş kesilecektir. Zaten su, yanıcı hidrojen ile yakıcı oksijen gazlarının birleşmesinden oluştuğu için, bu terkip ayrışınca hidrojen hemen alev alacak, oksijen de yanmayı hızlandıracaktır. İkinci mânaya göre ise denizlerin suyu boşaltılıp kurutulacaktır.

Gelen âyetlerde ise hesap başlamasından itibaren meydana gelecek hâdiseler peş peşe sıralanır:

7. Nefisler bedenleriyle ve amelleriyle eşleştirildiği zaman,

8. Diri diri gömülen kız çocuğuna sorulduğu zaman:

9. Günahı neydi de öldürüldü?

10. Amel defterleri açıldığı zaman,

11. Gök sıyrılıp alındığı zaman,

12. Cehennem alev alev kızıştırıldığı zaman,

13. Cennet mü’minlere yaklaştırıldığı zaman,

14. İşte o zaman… Her insan, kendisi için neler hazırlamış olduğunu bilecektir.


    Nefisler eşleştirilecek. Ölümle birlikte bedenlerini terk eden ruhlar, mahşer günü yeniden yaratılan bedenleriyle birleştirilecek. Veya herkes dünyada yaptığı amelleriyle orada buluşacak, ona göre bir bünyeye kavuşacak ve ona göre bir karşılık görecektir. Yahut her bir insan inanç ve ameline uygun bir gruba ilhak edilecektir. Yani mü’minler mü’minlerle, kâfirler kâfirlerle buluşturulacaktır. Nitekim Vâkıa sûresinde haber verildiğine göre o gün insanlar “ashâb-ı meymene”, ashâb-ı meş’eme” ve “sabikûn” olmak üzere üç gruba ayrılacaklardır. (bk. Vâkıa 56/7-11)

    Günahsız yere diri diri toprağa gömülen kız çocuklarına, hangi günahları sebebiyle öldürüldükleri sorulacak. Câhiliye Araplarında böyle menfûr bir adet vardı. Bazan fakirlik korkusuyla, bazan de namuslarına aşırı düşkünlükleri sebebiyle kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi. (bk. Nahl 16/58-59) Günümüzde de çeşitli sebeplerle, kürtaj ve benzeri yollarla çocuklar henüz doğmadan telef edilmektedir. İşte günahsız olarak öldürülen bu çocukların hesabının sorulacağı tehdidiyle, insanlar bu fecaatten sakındırılmaktadır.

Kız çocuklarının diri diri gömülmesiyle alakalı nakledilen şu rivayet, en katı kalpleri bile hissiyata boğacak ve gözlerini yaşartacak keyfiyettedir:

Bir gün sahâbeden biri Resûlullah (s.a.s.)geldi ve şöyle dedi:

“Yâ Resûlallah! Biz câhiliye ehliydik. Putlara tapar, kız çocuklarımızı diri diri toprağa gömerdik. Benim küçük bir kızım vardı ve beni çok severdi. Öyle ki ben onu çağırdığım zaman sevincinden âdetâ uçar ve koşa koşa yanıma gelirdi. Birgün yine onu çağırdım, koşarak yanıma geldi ve beni takip etmeye başladı. Yürüdüm ve âilemize ait olan yakındaki bir kuyunun yanına vardım. Kızımın elinden tutarak onu kuyuya attım. Kulaklarıma gelen son sözleri «Babacığım, babacığım» diyen çığlıkları oldu.”

Bunları duyunca merhamet ummânı Efendimiz ağlamaya başladı ve gözlerinden yaşlar boşandı. Orada hazır bulunanlardan biri hâdiseyi anlatan zâta çıkışarak:

“–Be adam! Sen Resûlullah’ı üzdün!” dedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz:

“–Mâni olmayın! O, kendisini hüzne garkeden ve önem verdiği bir şeyi sormak istiyor” buyurdu ve o şahsa:

“–Anlattıklarını tekrar et!” dedi. Sahâbî sözlerini tekrarlayınca Resûlullah yine ağladı. Gözyaşları sakallarının üzerinden aktı. Daha sonra ona:

“–Allah, müslüman olanların câhiliye döneminde yaptığı hatâları affetti. Şimdi sen hayatına yeniden başla!” buyurdu. (Dârimî, Mukaddime 1)

Mahşer günü gerçekleşecek diğer duurmlar şöyle devam ediyor:

    Amel defterleri açılacak. İnsan dünyada yaptığı küçük büyük her şeyin orada kayıtlı olduğunu görecek. İyilere defteri sağından, kötülere ise solundan verilecek. (bk. Kehf 18/49; Hâkka 69/19-28)

    Gök sıyrılıp alınacak, insanın gözü önünden engeller kaldırılacak, böylece gayb âleminin gizli gerçekleri açığa çıkacak, insanların cennet, cehennem, melek gibi gaybî varlıkları gerçek yönleriyle görüp tanıma imkânı doğacaktır. Nitekim bu mânaya işaret olarak âyet-i kerîmede: “Doğrusu sen bundan derin bir gaflet içindeydin. Ama şimdi gerçekleri görmeni engelleyen perdeni kaldırdık; bugün bakışların pek keskindir” (Kâf 50/22) buyrulur.

    Kâfirler için cehennem kızıştırılır, harlanır. İçine cehennemliklerin atılması için hazır hale getirilir. (bk. Şuarâ 26/91; Nâziât 79/36)

    Cennet, dünyada iman, sâlih amel, ihlas ve ihsan ile Hakk’ın rızâsını kazanan mü’minlere yaklaştırlır. Mü’minlerin girmesine hazır hâle getirilir. Mü’minlerde oraya girecek olmanın tatlı bir heyecanı başlar. (bk. Şuarâ 26/90; Kâf 50/31)

Böylece her insan, dünyada iken âhireti için ne hazırlamış olduğunu bilir, gözleriyle görür. Sonuçlarıyla hakke’l-yakîn derecesinde karşılaşır. O halde o dehşetli günle karşılaşmadan evvel lazım gelen tedbirlerin alınması zaruridir. Bunun yolu da şüphesiz Kur’ân-ı Kerîm’in son ilâhî çağrı, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in de son davetçi olduğuna inanıp, onlara kayıtsız şartsız itaat etmekten geçer. Bu sebeple buyruluyor ki:

15. Yemin ederim o geri kalıp gizlenenlere,

16. Akıp gidenlere, dönüp saklananlara,

17. Geçmeye başladığı zaman geceye,

18. Ve nefes almaya başladığı zaman sabaha ki:


Kur’an gerçeğini açıklamak üzere yıldızlara yemin edilir. Yıldızların hallerini belirtmek üzere de اَلْخُنَّسُ (hunnes), اَلْجَوَارِ (cevâr) ve اَلْكُنَّسُ (künnes) kelimeleri kullanılır.

“Hunnes”, اَلْخَانِسُ (hânis) kelimesinin çoğuludur. Hans ve hunûs, büzülüp sinmek, gerilemek, geri dönmek, geri kalmak mânalarına gelir. Dolayısıyla “hunnes”, sinenler veya geri dönenler mânalarıyla tefsir edilmiştir.

“Cevârî”, akıp giden demektir.

“Künnes”, “yuvasına girenler” demektir. Bu kelime, اَلْكَانِسُ (kânis) kelimesinin çoğuludur. Kânis, süpürmek mânasına kens’ten türemiş olması durumunda süpüren; künûs mastarından türemiş olmasına göre de kinasa yani kümese giren demektir. Kinâs, ceylanların ağaçlık ve ormanlık aralığında gizlendiği yatağına, yuvasına denir ki, kumu toprağa kadar süpürüp açtığı için böyle denmiştir.

Pek çok müfessir tarafından, ayette geçen “cevâri”nin gezegenler olduğu söylenmiştir. Çünkü bunlar güneş ile beraber akıp gider, sonra geri dönmüş görünür, sonra da güneşin ışığında gizlenirler. Görme itibariyle geri dönüşleri hunûs; güneşin ışığında gizlenişleri künûs’tur. Bazıları da genel olarak bunların yıldızlar olduğunu nakletmiştir. Çünkü yıldızlar gündüzleyin siner, gözlerden kaybolurlar. Geceleyin de künûs eder, yani yataklarındaki ceylanlar gibi ortaya çıkar, doğarlar. Fakat künûs’un böyle yalnız ortaya çıkmak, görünmek şeklinde tefsir edilmesinde bir kapalılık vardır. Onun için daha doğru bir ifade olmak üzere şöyle denilebilir: Yıldızlar, gündüzleyin ufuk üstünde oldukları halde bile gözlerden gizlenirler. Bu sinmelerine hunûs denilir. Doğduktan sonra da batarak ceylanların yuvalarına girdikleri gibi, ufkun altına girerler. Buna da künûs denilir. Bu açıklamalar, yıldızların gündüz gözlerden kaybolmaları, geceleyin ise ortaya çıkmalarını esas almaktadır. Önceki müfessirler daha çok bu mânalar üzerinde durmuşlardır. Günümüzde bir kısım âlimler, ilmi gelişmeler ışığında ayette geçen “hünnes” kelimesi ile, “yıldızların ölmesi ve bir kara deliğe dönüşmesi”ne işaret edildiğini söylemektedirler.

عَسْعَسَ (‘as‘as), hem “gelen” hem “giden” mânasını veren zıt anlamlı kelimedir. Buna göre hem gelen geceye, hem de arkasını dönüp giden geceye yemin edilmiş olur. Fakat burada karanlığın iyice koyulaştığı ve sabahın yaklaştığı vakit olan gecenin sonuna, yani seher vaktine yemin edilmiş olma ihtimali daha kuvvetlidir. Nitekim peşinden de “nefes almaya başlayan sabaha” yemin edilmektedir ki, bu mânaya uygun düşer. Çünkü seher vaktinden sonra sabah solumaya, gün doğup yavaştan kendini göstermeye başlar. Burada Peygamberimiz (s.a.s.) ve mü’minlere, karanlık gecelere benzeyen sıkıntılı günlerin yavaş yavaş zail olacağı ve aydınlık sabahlara benzeyen İslâm’ın parlak günlerinin geleceği müjdesi verilmiş olmaktadır. Ayrıca onlar için dünyanın sabaha yönelmiş bir gece ve her insanın ne hazırlamış olduğunu bileceği o kıyâmet vakti, böyle teneffüs eden bir sabah olduğuna da işaret edilir.

Bu büyük yeminlerden sonra söz Kur’ân-ı Kerîm’e intikal ettirilerek buyruluyor ki:

19. Şüphesiz Kur’an, çok şerefli bir Elçi’nin getirdiği sözdür.

20. Bir Elçi ki pek kuvvetli, arşın sahibi yanında çok itibarlı.

21. Orada sözü dinlenir, kendisine son derece güvenilir.


Şerefli elçiden maksat, Cebrâil (a.s.)’dır. Kur’ân-ı Kerîm’i Levh-i Mahfuz’dan alıp Resûlullah (s.a.s.)’e o getirdiği için, Kur’an onun sözü olarak tavsif edilmiştir. Nitekim Hâkka sûresi 40. âyette de, Kur’an’ı Cebrâil (a.s.)’dan alıp tebliğ eden kişi olması hasebiyle, Kur’an Resûlullah (s.a.s.)’in sözü olarak beyân edilmişti. Cebrâil’in burada sayılan “kuvvetli, arşın sahibi katında itibarlı, kendine itaat edilen ve güvenilir” vasıflarıyla tanıtılması, onun vahiy konusunda ne kadar ehliyetli ve liyakatli olduğunu gösterir. Aslında aynı vasıflar Peygamberimiz (s.a.s.) için de geçerlidir. Zira o Allah’ın vahyini tebliğ edecek kuvvet ve liyâkata sahiptir. Onun Allah katında yüce bir makamı ve itibarı vardır. Beşerin efendisidir, Makâm-ı Mahmud’un sahibidir. Dini koruma ve tebliğde en güvenilir insandır. En meşhur vasfı “el-Emîn”dir. Allah’a itaat eden mü’minler ona da itaat etmekle mükelleftir. Buna göre Kur’ân-ı Kerîm, içine hiçbir şüphenin karışamayacağı en sağlam, en güvenilir yollarla Peygamberimiz (s.a.s.)’e gelmiş, o da vahyi aldığı şekilde, hiçbir tahrif ve tebdile uğratmadan dosdoğru olarak insanlığa tebliğ etmiştir.

Çünkü:

22. Arkadaşınız Muhammed kesinlikle deli değildir.

23. Yemin olsun ki o, vahyi getiren Elçi’yi apaçık bir ufukta gördü.

24. O, kendisine vahiy yoluyla gelen gaybî bilgileri size tebliğ edip öğretmede asla cimri davranan biri de değildir.

25. Bu Kur’an, Allah’ın rahmetinden ebediyen kovulmuş bir şeytanın sözü hiç değildir.

26. Peki ey kâfirler! Kur’an’ı inkâr ettikten sonra nereye gidecek, hangi yolu tutacaksınız?


Her ne kadar, inanmayan müşrikler Hz. Muhammed (s.a.s.)’e deli, mecnun, cinlerin tasallutuna uğramış, aklını kaybetmiş deseler de, biraz dikkatlice bakıp düşündüklerinde onun kesinlikle deli olmadığını göreceklerdir. Çünkü o, onların arkadaşıdır. Yıllarca beraber yaşamışlardır. Onun içlerinde en akıllı, dürüst ve ahlâklı insan olduğuna yüzlerce kez şâhit olmuşlardır. O, gerçekten peygamberdir. Öyle ki, kendine vahyi getiren Cebrâil (a.s.)’ı aslî suretiyle iki kez görmüştür. Birinci kez ilk vahiy geldiğinde Hıra’da, ikincisinde ise Mirac gecesinde görmüştür. (bk. Necm 53/13) İfâ ettiği vazife hayali bir şeye değil, bizzat gözleriyle gördüğü bir hakikate dayanmaktadır. O Peygamber, gayb konusunda ne suçlanan, ne de cimri davranan biridir. Burada kullanılan kelime, ظ (zı) harfiyle ظَن۪ينٌ (zanîn) okunursa “suçlanan, sanık”; ض (dat) harfiyle ضَن۪ينٌ (danîn) diye okunursa “cimri” anlamına gelir.  Birinci anlama göre o peygamber gayb hakkında söylediklerinden dolayı suçlanamaz, söyledikleri doğrudur, uydurma değildir. Zira doğruluk onun vasfıdır. Allah adına yalan söylemesi asla mümkün değildir. İkinci anlama göre o gayb hakkında cimri değildir, gaybden aldıklarını saklamaz, söyler. Zira cömertlik onun vasfıdır. Rabbi ona neyi vahyederse onu hiç eksiltmeden, bekletmeden ve herhangi bir ücret talep etmeden tebliğ eder. Halbuki müşriklerin Peygamberimiz (s.a.s.)’i benzetmeye kalkıştıkları kâhinler ve sihirbazlar, ücret almadan ne sihir yapar ne de bilgi verirlerdi. Verdikleri bilgiler de yalan ve şüphelerle dolu olurdu. Diğer taraftan Kur’an şeytan sözü de değildir. Çünkü şeytanlar böyle bir sözü söylemeye ve getirmeye muktedir değillerdir. Yapıları ve tînetleri buna zıttır. (bk. Şuarâ 26/210-212):

27. Oysa Kur’an, bütün şuurlu ve sorumlu varlıklar için bir öğüt, bir uyarıdır.

28. Özellikle içinizden doğru yolu bulup, o yolda yürümek isteyen herkes için.

29. Şunu da bilin ki, Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe, siz hiçbir şey dileyemezsiniz.


Her türlü olumsuzluktan korunma altında tutulan ve mahza Allah kelâmı olan Kur’an, bütün şuurlu-sorumlu varlıklara, özellikle ona inanıp itaat ederek istikamet üzere yürümek isteyenlere ilâhî bir hatırlatmadır. Bir öğüttür, nasihattir. Fakat bu hususta da insan kendinden ziyade Allah’a güvenip dayanmak mecburiyetindedir. Çünkü insanın her şeyi ona bağlıdır. Hatta bir şey dilemesi ve istemesi bile. Çünkü O dilemedikçe insanın bir şey dileme imkân, ihtimal, güç ve kudreti yoktur. Bütün güç ve kudret ancak Allah’a aittir. Kur’ân-ı Kerîm Allah Teâlâ’yı böyle tanımamızı, O’na böyle inanıp bağlanmamızı emretmektedir.

Bu sebepledir ki, Hak dostlarından İbrâhim Düsukî hazretlerine:

“- Ne arzu ediyorsun?” diye sorduklarında şu muhteşem cevabı vermiştir:

“Allah Teâlâ neyi diliyorsa, onu istiyorum!” (Velîler Ansiklopedisi, II, 597)

Hz. Mevlânâ (k.s.) da, olan biten bütün hadiseler üzerindeki ilâhî kudretin tecellî ve tasarrufunu şu ibretli kıssa ile gözler önüne serer:

“Küçük bir karınca kalemin kağıt üstüne bir şeyler yazdığını gördü, gitti. Bu sırrı öbür karıncalara söyledi:

«- O kalem kağıda şaşılacak şeyler yazdı. Fesleğen gibi, susam gibi, gül gibi acaib şeyler yaptı» dedi. Karıncanın biri dedi ki:

«- O sanatı yapan parmaklardır. Bu kalem iş görmekte esas değil, fer’dir.» Üçüncü karınca:

«- İş ne parmaktan ne de kalemden geliyor» dedi «iş asıl koldan geliyor. Çünkü zayıf parmaklar, onun zorlamasıyla kalemi tutuyor ve yazdırıyor.» Bu görüşler, bu konuşmalar böylece uzadı gitti. Karıncaların beyine kadar ulaştı. Karınca beyinin birazcık anlayışı vardı, zeki idi. Karıncaların beyi dedi ki:

«- Bu hüneri sûretten, görünüşten bilmeyin. Çünkü uyuyan yâhut ölen bir kişinin böyle şeylerden haberi bile yok­tur.» Sûret, görünüş elbiseye, asaya benzer. Cansızdır, akılsızdır, oynamaz, hareket etmez. Allah’ın lutfu ve ihsânı olmayınca, bu aklın bu gönlün cansız kalacaklarından karınca beyinin haberi yoktu. Allah bir an için olsun, akıldan yardımını kesecek olsa, her şeye eren akıl, abtallıklar etmeye başlar.” (Mevlânâ, Mesnevî, 3721-3729. beyitler)

İlk âyetlerinde kıyamet sahnelerinden bahsediğp Kur’an’ın doğruluğuna ve mükemmel bir öğüt oluşuna vurgu yaparak son bulan Tekvîr sûresini, yine bir kısım kıyâmet manzalarına temastan sonra insanın aslında âhiret hayatı için yaratıldığını ve bu dünyada asıl o hayat için hazırlık yapmak gerektiğini etkili bir dille haber veren İnfitâr sûresi geliyor: