| Sure | Ayet | Karşılaştır |
|---|---|---|
| Âl-i İmrân / 138 |
|
|
| Âl-i İmrân / 140 |
Müslümanlara
Uhud’da bir mağlubiyet, acı ve yara dokunduğu gibi, Bedir’de de müşriklere
benzeri bir mağlubiyet, acı ve yara dokunmuştu. Fakat müşrikler yenilmeleri
sebebiyle zafiyet göstermemişler, cesaretlerini yitirmemişler, yeniden savaşmak
üzere hazırlıklarını yapıp Uhud’a gelmişlerdi. Sonuçta belli bir başarı da elde
etmişlerdi. Halbuki müslümanların bu hususta daha azimli, cesaretli ve kararlı
davranmaları gerekir. Çünkü onlar, Allah’a ve âhirete iman gibi müşriklerde
olmayan büyük nimetlere, şehîd olmak gibi ulvî hedeflere sahiptiler. Nitekim
bir âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır: “Düşmanınız olan o kavmi, toparlanmalarına fırsat vermeden takip
etmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da
sizin gibi acı çekiyorlar. Üstelik siz Allah’tan, onların ummadıkları şeyleri
umuyorsunuz. Allah, hakkiyle bilen, her hükmü ve işi hikmetli ve sağlam
olandır.”
(Nisâ 4/104) 140.
âyette geçen “bu günler”den maksat “gâlibiyet ve mağlubiyet, zafer ve yenilgi,
acı ve tatlı günler”dir. İşte Allah Teâlâ bu günleri, dünya hayatındaki
imtihanın bir gereği olarak mü’min-kâfir ayırımı yapmaksızın insanlar ve
toplumlar arasında döndürüp durmaktadır. Fuzûlî’nin dediği gibi: “Demadem aks alur mir’ât-ı âlem kahr u lütfundan, Anınçün geh küdûret zâhir eyler, geh safâ peydâ.” “Âlem
aynası zaman zaman Cenâb-ı Hakk’ın lutuf tecellilerinden, zaman zaman da kahır
tecellilerinden akisler alır. Bu yüzden bazan hoşa gitmeyen karışık durumlar ve
zorluklar zuhûr eder; bazan de huzur ve safâ veren haller meydana gelir.” Zira
Cenâb-ı Hak, eğer daima kâfirlere şiddetli belalar verip onları sürekli
yenilgiye uğratsa, buna karşılık mü’minlere hiçbir sıkıntı ve bela vermese, o
takdirde, imandan başka tüm yolların bâtıl olup sadece iman etmenin hakikat
olduğunu gösteren zaruri bir ilim hâsıl olur. Dolayısıyla insanları bir kısım
şeylerden sorumlu tutmanın, mükâfat ve cezanın mânası kalmaz. Diğer taraftan
kâfirlere gelen musibetler, Allah’ın birer gadap ve kahır tecellileri iken, müslümanlara
dokunan meşakkatler, onları mânen terbiye etmekte ve neticede onlar için ilâhî
bir rahmet olmaktadır. Nitekim burada, Uhud’da mü’minlerin başına gelenlerde ne
tür sır ve hikmetler saklı olduğu şöyle haber verilmektedir: ›
Gerçekten iman eden ve imanında samimi olanları olmayanlardan
ayırıp ortaya koymak, ›
Mü’minlerden bir kısmına şehitlik rütbesi ihsan etmek, ›
Çektikleri sıkıntı, acı ve ızdırap sebebiyle mü’minleri her türlü
günahlardan ve manevî kirlerden temizlemek; imanlarını saflaştırıp ihlâslarını
artırmak. Gerçekten bu nevi musibetler mü’minlerin sabır, şecaat, cesaret,
nefsin arzularını terk, ruhu kuvvetlendirmek ve ilâhî emirlere uymak gibi güzel
vasıflarının kuvveden fiile çıkmasına yardım etmektedir. ›
Kâfirlerin ise köklerini kazımak, helak ve yok edip izlerini
silmektir.
Sonra
da Cenâb-ı Hak cennete girebilmenin yollarını göstermek ve ölüm gerçeğine
dikkat çekmek üzere buyuruyor ki: |
|
| Âl-i İmrân / 143 |
Bedir savaşına katılamayan bir kısım sahâbîler, “Keşke
tekrar Bedir gibi bir savaş olsa da biz de savaşıp şehîd olsak; çünkü
arkadaşlarımız orada şehîd oldular ve büyük bir mükâfata nâil oldular” diye
temenni etmişlerdi. Hatta Peygamberimizin istişaresi esnasında Medine’de
savunmaya razı olmayıp, Uhud’a çıkmak için teşvik edenler de bunlardı. Uhud
savaşı olduğunda ise onlardan bir kısmı kaçmış, bir kısmı ise sabretmişti. İşte
bu âyet, ölümü çok yakından görüp de ondan kaçanlara, yenilip bozguna
uğrayanlara hitap edip onları uyarmakatdır. (bk. Taberî, Câmi‘u’l-beyân, IV, 145) Bir müslümanın ölümü temenni etmesi, hatta savaşın
olmasını istemesi caiz değildir. Peygamber Efendimiz: “Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin,
Allah’tan afiyet dileyin. Fakat düşmanla karşılaştığınız zaman da sabırlı olun.
Cennetin, kılıçların gölgesi altında olduğunu bilin” (Müslim, Cihad 20) buyurarak bu gerçeği dile getirmişitir. Bununla birlikte şehîd olmayı arzulamak güzel ve
makbuldür. Allah Resûlü (s.a.s.)’in: “Ben isterim ki Allah yolunda savaşıp
öldürüleyim, sonra diriltileyim, sonra öldürüleyim, sonra diriltileyim, sonra
tekrar öldürüleyim” (Muvatta, Cihad 27, 40) açıklamasıyla
bunu arzuladığı ve ümmetine de tavsiye ettiği anlaşılmaktadır. Nitekim Bedir’e katılamadığı
için hayıflanan ve Uhud’da şehadet şerbeti içen Enes b. Nadr (r.a.)’ın hali
buna güzel bir misal teşkil eder. Yeğeni Enes b. Mâlik (r.a.), hadiseyi şöyle anlatmaktadır: “Amcam
Enes b. Nadr, Bedir savaşına katılamamıştı. Bu ona çok ağır geldi: «–Ey
Allah’ın Rasûlü! Müşriklerle yaptığın ilk savaşta bulunamadım. Eğer Allah Teâlâ
müşriklerle yapılacak bir savaşa katılmayı nasîb ederse, neler yapacağımı
elbette görecektir» dedi. Uhud savaşına katıldı. müslüman safları dağılınca,
arkadaşlarını kastederek: «Rabbim! Bunların yaptıklarından dolayı sana özür
beyân ederim!»; müşrikleri kastederek de: «Bunların yaptıklarından da berîyim
yâ Rabbi!» deyip ilerledi. Sa‘d b. Muâz’la karşılaştı ve: «–Ey
Sa‘d! İstediğim cennettir. Kâbe’nin Rabbi’ne yemin ederim ki, Uhud’un
eteklerinden beri hep o cennetin kokusunu alıyorum» dedi. Sa’d daha sonra
hâdiseyi Peygamber Efendimiz’e naklederken: «−Ben
onun yaptığını yapamadım yâ Resûlallah!» demiştir. Amcamı şehîd edilmiş olarak
bulduk. Vücûdunda seksenden fazla kılıç, mızrak ve ok yarası vardı. Müşrikler
müsle yapmış, uzuvlarını kesmişlerdi. Bu sebeple onu kimse tanıyamadı. Sadece
kızkardeşi parmak uçlarından tanıdı. İşte: “Mü’minler içinde öyle yiğitler var ki, Allah’a verdikleri söze
dâima bağlı kalmışlardır. Onlardan kimi sözünün gereğini yerine getirip O’nun
yolunda can vermiş, kimi de sırasını beklemektedir. Onlar, verdikleri sözü asla
değiştirmemişlerdir” (Ahzâb 33/23) âyeti, amcam ve onun gibiler hakkında nâzil
olmuştur. (Buhârî, Cihâd 12; Müslim, İmâre 148) Dolayısıyla
mü’minler, herhangi bir savaşa karar vermek için tam bir ciddiyetle iyice
düşünmeli, savaşa başladıktan sonra artık dönüp kaçmayı hatra getirmemeli,
ölmek de mukadderse onu sabır ve sebatla seve seve karşılamalıdırlar. Yoksa
kanını son damlasına kadar akıtmaya yeminler ederek savaşı kızıştırıp da
selameti kaçmakta arayanlar hiçbir zaman selamet bulamazlar. Bunlar, savaşan
ordunun halini bozup perişan ettikleri gibi, kendileri de dünya ve âhirette
büyük bir zarara uğramış olurlar.
“Peygamber’in
ölmesi” konusuna gelince: |
|
| Âl-i İmrân / 145 |
Ölüm
Allah’ın emridir. Her nefis mutlaka ölümü tadacaktır. Her bir insanın öleceği
vakit, ilâhî kader planında belirlenmiştir. Belirlenen bu vakit gelinceye kadar
kişinin ölmesi mümkün olmadığı gibi, bu vakit geldiğinde de bir saniye
geciktirilmesi söz konusu değildir. Şahıslar için geçerli olan bu hakikat,
toplumlar için de geçerlidir. Mevzuyla alakalı olarak diğer ayetlerde şöyle
buyrulur: “İyi bilin ki Allah, eceli geldiğinde hiç kimsenin ölümünü bir an
geri bırakmaz.” (Munâfikûn 63/11) “Her ümmet için takdir edilmiş belli bir süre vardır. Bu sürenin
sonu geldiğinde artık onu ne bir an geciktirebilirler, ne de bir an öne
alabilirler.” (A‘râf 7/34) O
halde ölüm korkusuyla savaştan uzak durmak veya birinin ölüp ölmeyeceği
ihtimaline bağlı olarak bir tavır sergilemek doğru değildir. Allah’ın emri ne
ise ona göre davranılmalıdır. Savaşan kişi, eceli gelmeden ölmeyeceği gibi,
savaştan kaçanlar da ecelleri geldiği takdirde ölümden kurtulamayacaklardır. Bu
âyetle aynı zamanda, münafıkların Uhud’da şehîd edilenler için: “Eğer yanımızda kalsalardı ne ölür, ne de
öldürülürlerdi” (Âl-i İmrân 3/156) sözleri reddedilmektedir. Ayette
ölüm ve hayatın tamâmen Allah’ın iznine bağlı olduğu kesin bir ifadeyle
belirtildikten sonra, amellerin mükâfatını tam olarak alabilmenin kulların
iradesine, niyet ve ihlâsına bağlı olduğuna dikkat çekilmektedir. Allah Resûlü (s.a.s.):
“Ameller, niyetlere göredir. Herkese niyetine göre karşılık verilecektir”
buyurmuştur. (Buhârî, Bed’ü’l-vahy 1) O halde kim yaptığı amellerle dünya
nimetini isterse, Allah ona uygun göreceği bir karşılık verecektir. Fakat âhirette
bu amellerin karşılığında bir şey elde edemeyecektir. Bu ifade ile özellikle
Uhud günü ganimetle meşgul olanlar ikaz edilmektedir. Kim de yaptığı amellerle âhiret
sevabını, cenneti ve Allah’ın rızâsını isterse, Allah bu kimselere âhirette bol
bol mükafat vereceği gibi, dünyadaki nasiplerini de onlara ikram edecektir.
Çünkü Allah, şükreden kullarına cömertçe ikram ve ihsanda bulunacağını
müjdelemektedir.
Bu
talihli kullara misal olmak üzere buyruluyor ki: |
|
| Âl-i İmrân / 147 |
Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerîmelerde, menfi durumlar karşısında irade zaafına uğrayan mü’minlerin, azimlerini toplayarak mücadeleye devamlarını sağlamak için önceki peygamberlerin ashâbının hallerinden örnekler vermektedir. müslümanlardan, peygamberlerinin yanında yılmadan usanmadan savaşan, hiçbir zafiyet ve gevşeklik göstermeyen, bilakis sabır ve sebat gösteren bu kimseler gibi olmalarını istemektedir. (Taberî, Câmi‘u’l-beyân, IV, 155-156)[1] 146. âyette geçen رِبِّيُّونَ (ribbiyyûn) kelimesi, “rabbânî” gibi “Rabbe kulluk eden” demektir. Rabbânî, terbiyeci demek olan “rabbe”den gelir. “Ribbî” de cemaat demek olan “ribbe” kelimesinden gelip “cemaat, toplum” anlamında kullanılmıştır. Bunlardan başka “evvelûn” yani öncekiler mânasına da gelir. “Rabbânî” ile “ribbî” arasında şöyle bir mâna farkı vardır: Rabbânî, veli imamlar, ribbî de halkdır. Buna göre rabbânî ve ribbî ikisi de “Yüce Rabbe bağlı” mânasını içermekle beraber, “ribbî” ribbe bağlanmakla terbiye ve öğrenim görmüş topluluk; “rabbânî” de rabbe bağlanmakla diğerlerine öğretim ve eğitim yaptırabilecek yüksek seviyede bulunanlar diye ayırım yapılması en uygun mâna olacaktır. (bk. Taberî, Câmi‘u’l-beyân, IV, 156; Elmalılı, Hak Dini, II, 1197) Burada söz konusu kişilerde olmayan menfi vasıflar zikredilirken, “vehn” ve “za’f” kelimeleri birlikte zikredilmiştir. Halbuki bunlar mâna cihetiyle birbirlerine oldukça yakındır. Ancak bunların peşpeşe zikredilmelerinde bir hikmet ve incelik bulunmaktadır: اَلْوَهْنُ (vehn), bir ameli yapmaya ve bir işe girişmeye karşı gücün oldukça az olmasıdır. اَلضَّعْفُ (za‘f) ise bedendeki kuvvetin zıddı, yani kuvvetin olmayışı mânasındadır. Vehn, azimete daha yakındır. Za’f ise, mukavemet esnasında gevşeklik göstermek ve teslim olmak demektir. اَلْإسْتِكَانَةُ (istikâne), boyun bükmek ve alçalmak mânasındadır. Savaş esnasında azimet kaybolup azalar gevşeyince düşmana boyun eğmekten başka çare kalmaz. (İbn Âşûr, et-Tahrîr ve’t-tenvîr, IV, 118-119) İşte peygamberlere tabi olan insanların durumu böyle olunca, ilim ehli ve hakikat tabilerine gereken, hiçbir engelin, hiçbir çilenin onları kudretsizliğe, kuvvetsizliğe, gevşekliğe ve zillete düşürmemesidir. Nitekim Peygamber Efendimiz hep böyle davranmış, ashâbını da sabırlı ve metanetli olmaya teşvik etmiştir. Habbâb bin Eret (r.a.) anlatıyor: “Resûlullah (s.a.s.) Kâbe’nin gölgesinde bir bürdeyi yastık yapmış uzanırken yanına geldim. O zaman müşriklerden büyük işkenceler görüyorduk. Allah Resûlü’ne: «– Bize yardım etmeyecek misin, bizim için Allah’a yalvarmayacak mısın?» diye şikâyette bulunduk. Efendimiz mübârek yüzü kızarmış olarak kalkıp oturdu ve şöyle buyurdu: «– Sizden önce öyleleri vardı ki kişi yakalanıyor, önceden hazırlanan çukura gömülüyor, sonra getirilen bir testereyle başının ortasından ikiye bölünüyordu. Ancak bu yapılanlar onu dîninden aslâ döndüremiyordu. Yine öyleleri vardı ki demir taraklarla taranıyor, kemiklerinin üzerinde et ve sinirlerden başka bir şey kalmıyordu. Ancak bu yapılanlar da onu dîninden aslâ döndüremiyordu. Yemin ederim ki Allah bu dini tamamlayacaktır. Öyleki bir yolcu devesine binecek, San’â’dan kalkıp Hadramevt’e kadar gidecek de Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmayacak. Koyunu için de Sadece kurttan korkacak. Ancak siz acele ediyorsunuz.»” (Buhârî, Menâkıb 25; Menâkıbu’l- Ensâr 29) Peygamberlerin yanlarında bulunan bu ilim ve fazilet sahibi insanların, en zor şartlarda bile gönülleri ve bedenleriyle azimet, gayret, fedakârlık, sabır ve metanet içinde oldukları gibi, dilleriyle de Yüce Rablerine daimî bir niyaz halinde bulundukları haber verilmektedir. Hiç menfi bir şey söylememekte, sızlanmamakta; bilakis sürekli dua hâlinde yegâne kuvvet ve kudret sahibi Allah’a iltica ve niyâz etmektedirler. Nefislerinin zararından, bilmeden işledikleri günahların tehlikesinden ve herhangi bir hususta Allah’ın emrinin dışına çıkmaktan yine Allah’a sığınmakta ve af talep etmektedirler: “Rabbimiz! Günahlarımızı ve işlerimizde gösterdiğimiz taşkınlıkları bağışla, ayaklarımızı sâbit kıl! Şu kâfirler topluluğuna karşı bize yardım ve zafer ihsan eyle!” (Âl-i İmrân 3/147) Görüldüğü üzere başlarına gelen musibetler, onların gönlünde Allah’ın yardım va‘dinin doğruluğu hususunda bir tereddüde sebep olmamaktadır. Bilakis onlar, bu tür iptilaların birer imtihan vesilesi olduğu ve bir hikmeti bulunduğu şuuru içindedirler. Diğer taraftan başlarına gelen bu iptilaların, Allah’ın dinine yardımda eksik davranmalarına yahut sorumluluk emanetini tam olarak yerine getirmede kusurlu olmalarına bir ceza olduğunu da düşünmüş olabilirler. Bu sebeple, musibetin gelişi sırasında günahlarının bağışlanmasını istemişler, sonra da Allah’tan yardım talebinde bulunmuşlardır. Allah Teâlâ da onlar ve onlar gibi olanların dualarına hemen icâbet etmekte ve onlara hem dünya hem de âhiretin hayrını ve güzelliklerini bağışlamaktadır. Dünya hayrı, dünyada kazanılan zaferler ve ganimetlerdir. Âhiret hayrı ise, orada elde edilecek hayırlı akıbet yani cennet ve Allah’ın rızâsıdır. Bu nimetlere ulaşmanın birinci şartı, kâfirlere itaattan uzak durup gerçek dost ve yardımcı olan Allah’a yönelmektir: [1] 146. âyette geçen “savaştı” mânasına gelen قَاتَلَ (kâtele) fiili mechûl olarak ve “öldürüldü” mânasında قُوتِلَ (kûtile) şeklinde de okunmuştur. Bu kıraate göre cümlenin mânası şöyle olmaktadır: “Beraberlerinde, kendilerini Allah’a adamış pek çok kimse olduğu halde nice peygamberler öldürüldü.” Nitekim Kur’ân-ı Kerîm, özellikle İsrâiloğulları’nın pek çok peygamberi öldürdüklerini haber vermektedir. (bk. Bakara 2/61, 91) |
|
| Âl-i İmrân / 149 |
Uhud
savaşında Ayneyn tepesine yerleştirilen okçular, Allah Resûlü’nün emrine tam
olarak itaat etmedikleri için müslümanlar iki ateş arasında kalmış, zor anlar
yaşamışlardı. O esnâda Resûlullah (s.a.s.)’in öldüğüne dâir yalan bir haber şâyî
olmuş, bunu fırsat bilen münafıklar, mü’minlere: “Kardeşlerinize
dönün ve yeniden onların dînine girin!” demeye başlamışlardı. Bu hâdise üzerine
yukarıdaki âyet-i kerîmeler nâzil oldu. (Zemahşerî, el-Keşşâf, I, 205) Bazı
âlimler ise bu âyet-i kerîmelerin yahudiler hakkında nâzil olduğu görüşündedir.
Nitekim yahudiler, Uhud savaşından sonra müslümanların kafalarını karıştırıp
onları dinleri husûsunda şüpheye düşürmek için: “–Şayet
Muhammed (s.a.s.) iddia ettiği gibi gerçekten peygamber olsaydı yenilmez, bu
tür hâdiselerle karşılaşmazdı. Onun durumu da aynen diğer insanlar gibidir. Bir
gün lehine olursa bir gün de aleyhinedir, bazan gâlip gelir, bazan mağlûb
olur!” demişlerdi. (Âlûsî, Rûhu’l-me‘ânî, IV, 87) Müslümanlar,
inançsızların sözleri karşısında son derece dikkatli olmalıdır. Onların yanlış
ve aldatıcı sözlerine uydukları takdirde yavaş yavaş dinlerinden uzaklaşarak
dünya ve âhirette büyük kayıplara uğrayacaklarını bilmeleri gerekir. Nitekim
ashâb-ı kirâm, o zaman münafıklara ve yahudilere tâbî olsalardı, Allah’ın
rızâsını kazanmak için çıktıkları Uhud seferinden Medine’ye elleri boş olarak döneceklerdi.
Aynı şekilde, ebedî saadeti kazanmak için gönderildikleri dünya seferinden,
hüsrâna uğramış ve her şeylerini kaybetmiş bir vaziyette âhirete intikâl edeceklerdi. Sadece
Asr-ı Saadet’te değil, nerede ve ne zaman olursa olsun, İslâm’ı kabul etmeyen
insanlara kayıtsız şartsız uymak, kişiyi aşağılara düşürür, uçurumlara
yuvarlar.
Bu
bakımdan: |
|
| Âl-i İmrân / 150 |
Mü’minlerin
asıl itaat edip dost bileceği ve yardımını taleb edeceği yegâne varlık, Allah
Teâlâ’dır. Allah’a dost olanların, müşriklere ve münafıklara ihtiyacı yoktur.
Öyleyse Mevlâ’mıza itaat edip O’na yaklaşma gayreti içinde olmamız îcâb eder. Âyetteki
المولي (mevlâ) kelimesi; sahip, dost, arkadaş,
yardımcı, koruyucu, gözetici gibi mânalara gelir. Allah, mü’minlerin Mevlâsıdır.
O, dostlarını ve velayeti altındakileri korur, onlara yardım eder, onları
zafere ulaştırır ve menfaatlerini gözetir.
Aslında
kâfirlere uymaya gerek yoktur ve onlardan herhangi bir yardım da gelmez. Zira
Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: |
|
| Âl-i İmrân / 152 |
Uhud’da
olanlar olup Allah Resûlü (s.a.s.) Medine-i Münevvere’ye döndüğünde, ashâbından
bazıları: “–Bu
musîbetler başımıza nereden geldi? Halbuki Allah bize zaferi va‘detmişti?”
dediler. Bunun üzerine bu 152. âyet-i kerîme nâzil oldu. (Vâhidî, Esbâbu’n-nüzûl,
s. 129) Cenâb-ı
Hak, mü’minlere; sabır, takvâ ve emre itaat gibi gerekli şartlara riâyet
ettikleri takdirde yardım edeceğini va‘detmişti. (bk. Âl-i İmran 3/125) Nitekim
Uhud günü savaşın ilk saatlerinde yardım etmiş ve çok isteyip hoşlandıkları
zaferin yüzünü onlara göstermişti. Allah’ın izni ve yardımıyla müşrikleri
öldürmeye ve ganimet toplamaya başlamışlardı. Bir müddet sonra okçulardan bir
kısmının kalbi zaafa düştü. Sabredemeyip ganimet hırsına kapıldılar.
Kumandanlarını dinlemeyip kendi görüşleri istikâmetinde yerlerini terk ettiler.
Böylece Resûlullah (s.a.s.)’in, ne pahasına olursa olsun ayrılmamaları
yönündeki emrine isyân etmiş oldular. İçine düştükleri bu hazîn âkıbetin tek
sebebi, dünya muhabbetiydi. Neticede, dünyayı isteyenler vazifelerini terk edip
savaş meydanına ganimet toplamaya inmiş, âhireti arzu edenler de şehâdet
makâmına nâil olarak cennete kanatlanmışlardı. İşte
o zaman ilâhî yardım yüz değiştirdi ve ilâhî imtihân vasfına büründü. Allah
Teâlâ, hem emre itaat etmeyenleri cezalandırmak hem de müslümanların musibet
esnâsındaki sabırlarını ve îmandaki sebâtlarını imtihan etmek istedi. Allah’ın
yardımı kesilince, kuvvetli olan düşman süvârileri Ayneyn tepesini dolaşarak
müslümanları arkadan çevirdiler. Kaçmakta olan müşrikler de geri dönünce
müslümanlar iki ateş arasında kaldı. Neticede 70 civârında şehîd verdiler, pek
çoğu da yaralandı. Ancak
Cenâb-ı Hak, af ve merhametiyle muamele ederek daha fazla zâyiat vermelerine müsaade
etmedi. Müşrikler, müslümanları tamamen yok edemeden çekip gittiler. Mü’minlerin
başına gelen musîbetler, işledikleri günahlar yüzündendir. Yâni Allah ve
Rasûlü’nün emrine aykırı davranmaları sebebiyledir. Allah günahlarının bir
kısmını bu dünyada cezalandırmak sûretiyle tedip eder ve kendilerine öğüt
verir. Ancak hatâlarının çoğunu da affeder. Böyle olmasaydı, günahları sebebiyle
onları helâk ederdi. Aslında günah, insanın başına gelen belâdan daha fazlasını
gerektirir. Lâkin Allah Teâlâ, mü’minlere karşı çok lutuf ve ihsân sahibidir.
Bu sebeple îman edip pişman olan kullarını lûtfuyla affeder ve onları helâk olmaktan
kurtarır. Cenâb-ı
Hak, mü’minleri teskîn etmek için hemen onları affettiğini beyân etmiştir. Zira
Allah’ın gazabından korktukları için mü’minlerin kalpleri durabilirdi. Bu
durum, aynı zamanda mü’minlerin îmanlarındaki sadâkate delâlet etmektedir. Burada
bir de Kur’an’ın üslup özelliklerinden birini görmekteyiz. Kur’an’da, mü’minler
herhangi bir sebeple azarlandığında ardından, hemen onları tesellî edecek bir
ifade gelir.
Bununla birlikte Uhud’dan aktarılan şu manzara, hem
savaşın dehşetini hem de mü’minlerin bozguna uğrama hallerini fevkalade etkili
bir şekilde resmetmektedir: |
|
| Âl-i İmrân / 156 |
Cenâb-ı Hak, kullarının kendisine karşı tevekkül ve teslîmiyet
içerisinde olmasını arzu buyurur. Gerekli tedbirleri aldıktan sonra Allah’a
güvenip kadere rızâ göstermelerinin kendileri için daha hayırlı olacağını haber
verir. Mü’minler, kâfirler gibi kendi akıl ve tedbirleriyle kaderi
değiştirebileceklerini düşünmemelidir. Uhud sonrası münafıklar, şehîdler için: “–Bizim yanımızda olsalardı öldürülmezlerdi” dediler. (Vâkıdî, el-Meğâzî,
I, 317) Fâsık Ebû Âmir, Uhud’da harp meydanını gezerken, şehîd olan oğlu
Hanzala (r.a.)’ı gördü. Göğsüne teperek: “–Sen ikinci dîne girmekle felâkete uğradın! İşte ben senin
vurulup düştüğün yere kadar gelmiş bulunuyorum, ey şeref kirletici oğul! Eğer
sen evlatlık vazifeni yapıp babanın sözünü dinlemiş olsaydın, hiç şüphesiz
ölmez, yaşardın!” dedi. (Zehebî, Siyer, I, 132) Resûlullah (s.a.s.) ve ashâbı ağır yaralı vaziyette Medine’ye
döndüklerinde, münafıklarla yahudiler sevinip gülüyor ve en çirkin sözleri
açıkça söylüyorlardı. Münafık başı Abdullah b. Übey’in, samîmî bir müslüman
olan oğlu Abdullah da Uhud’da yaralanmıştı. Sabaha kadar ateş yakıp yaralarını
dağlamakla meşgul oldu. Babası kendisine: “–Onunla bu şekilde savaşa çıkman doğru değildi! Muhammed beni dinlemedi
de çocuklara uydu. Vallahi ben böyle olacağını gözümle görür gibiydim” deyip
duruyordu. Oğlu da cevâben: “–Allah Teâlâ’nın, Rasûlü’ne ve müslümanlara takdir edip başlarına
getirdiği şey, her şeyden daha hayırlıdır” diyordu. (Vâkıdî, el-Meğâzî, I,
317) Hiç şüphesiz, inançsızların sahip olduğu bu düşünce yapısı, onları
hayat boyu rahatsız edip üzüntülere garkeder. “Şöyle yapsaydık böyle olurdu,
şunu yapmasaydık bu başımıza gelmezdi” şeklindeki anlayışlarıyla, kalplerinde
dâimâ bazı şeylerin hasretini ve acısını çeker dururlar. Yakınlarını ölümden
alıkoyamadıkları için kederlenirler. müslümanlar da onlara büyük bir metânetle
Allah’a îtimatlarını gösteren cevaplar verince, sıkıntı ve buhranları büsbütün
artar. Münafıklar bu anlayışları sebebiyle, ticârî seferlere ve cihada
çıkmaya cesâret edemezler. Cesur müslümanlar büyük kârlar veya ganimetler elde
ederek döndükçe de pişmanlık ve hüzün duyar, tahassür içinde kalırlar.
Âhiretteki pişmanlık ve acıları ise daha büyük olacaktır. Halbuki insana hayatı veren de onu öldüren de Allah’tır. Eceli
gelmeyen bir insan Hâlid b. Velîd (r.a.) gibi en ön safta yüzlerce savaşa
katılır ve vücûdunun her yerinden yara alır, ancak ileri yaşlarda yatağında can
verir. (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, II, 111). Kimisi de evinde bir yudum
suyu içerken boğulur.
Allah Teâlâ, kullarının bütün yaptıklarını görmektedir. Öyleyse
kâfirler gibi davranmayıp hakiki mü’minlerin yolundan gitmeli, Allah’a güvenip
dayanmalı ve şu gerçeği aklından çıkarmamalıdır: |
|
| Âl-i İmrân / 157 |
Bir kişiye ölüm takdir edilmişse, o mutlaka ölecektir. Bu ölüm
Allah yolunda olursa insan daha kazançlı çıkar. Aksi takdirde hiçbir şey elde
edemeden yine ölüp gidecektir.
Allah yolunda cihâd etmek, yâni söz ve davranışlarımızla güzel bir
gayretin içinde olmak en kıymetli ameldir. O yolda öldürülenleri Allah’ın
mağfireti ve rahmeti kaplar ki, bu, kişinin dünyada elde edebileceği her şeyden
daha hayırlıdır. Kişinin dünya malından istifade edip edemeyeceği belli
değildir; ya kendisi ölür ya malı telef olur. Bunlar olmasa bile, dünya
lezzetleri elem ve acılarla karışık, sıkıntılarla doludur. Âhiret nimetleri ise
böyle değildir. Diğer taraftan, dünya nimetleri geçicidir; bunlar ne kadar
mükemmel olursa, elden çıktığında insanın gönlünde bıraktığı acı ve tahassür o
kadar büyük olur. Âhiret nimetleri ise ebedî ve elemsizdir. Orada, elde edilen
bir nimeti kaybetme korkusu yoktur. Bu bakımdan: |
|
| Âl-i İmrân / 160 |
Allah’a tevekkül eden mü’min, kararlı, emîn ve huzurlu olur. Zira
yapacağı iş Allah’ın murâdına uygunsa Cenâb-ı Hakk’ın kendisine yardım edeceğini
bilir. Allah bir kimseye yardım ettiğinde, ona üstün gelecek hiçbir kuvvet
yoktur. Allah yardım etmediğinde ise, arzu edilen işi yapmaya kimsenin gücü
yetmez. Yani her hâlukârda Allah’ın murâdı tahakkuk eder. Bedir’de az bir
kuvvetle mü’minleri gâlip kılmış, Uhud’da ise gâlip durumdayken, bazı hataları
sebebiyle yardımını çekivermiş ve müslümanlar darmadağın olmuşlardır. O hâlde
üzerimize düşeni ihlâsla yaptıktan sonra Allah’a tevekkül etmekten başka çâre
yoktur. Bu aynı zamanda, mü’min olmanın bir îcâbıdır. Îmanlı bir kimse sadece
Allah’a dayanıp güvenir, başka hiçbir şeye değil! Allah’ın yardım etmesi veya yardımsız bırakması, şüphesiz ki bir
takım sebep ve hikmetlere dayanmaktadır. Allah’ın yardımına erişebilmek için
O’nun rızâsına uygun hareket etmeli ve gazabını celbedecek davranışlardan
sakınmalıdır. Nitekim “Ey iman edenler! Siz Allah’ın dinine ve peygamberine
yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve bu uğurda bulunduğunuz her yerde
ayaklarınızı sağlam tutar, kaydırmaz” (Muhammed 47/7) âyet-i kerîmesi buna
işaret eder.
Mü’minler Allah’a güvenip tevekkül ettikleri gibi O’nun Resûl’üne
de îtimâd etmelidirler. Resûlullah (s.a.s.)’in herhangi bir haksızlık
yapacağını akıllarından geçirmemelidirler: |
|
| Âl-i İmrân / 161 |
Uhud’da yerlerini terkeden okçular, Allah Resûlü’nün; “Ganimet
olarak kim ne alırsa ona sahip olur” buyuracağını düşünmüşlerdi. Nebiyy-i Ekrem
Efendimiz onlara: “–Ganimet hususunda haksızlık yapıp size pay vermeyeceğimizi mi
zannettiniz?” buyurdu. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerîmeyi indirdi. (Vâhidî,
Esbâbu’n-nüzûl, s. 131) Cenâb-ı Hak burada insanların peygamberler
hakkındaki yanlış kanaatlerini düzelttikten sonra, haksızlık ve ihânetin ne
büyük bir günah olduğunu beyân etmiştir. “Ganimet mallarından gizlice bir şey almak ve emânete hıyânet
etmek” mânasına gelen الغلول (ğulûl) kelimesi,
genel olarak kamu malında yolsuzluk ve suistimali ifade etmektedir. Kıyamet günü hâinlerin, “haksız yere
aldıkları malla birlikte gelmesi”, şiddetli bir tehdît olup, onların mahşer
meydanında herkesin huzûrunda rezil olacağını ve büyük bir azâba mâruz
kalacağını göstermektedir. Âyetin “Sonra herkese yaptığının karşılığı
tastamam ödencek ve hiç kimseye haksızlık yapılmayacaktır” (Âl-i İmrân
3/161) kısmında ise, bu şekilde ağır ceza verilmekle hâinlerin zulme uğratılmadığı,
bilâkis onların kendi işledikleri günahın cezasını çektiği hatırlatılmaktadır.
Yani insanların basit gördüğü bu ihânet, Allah katında çok büyük bir günahtır
ve cezası da ona göre verilecektir. Enes b. Mâlik (r.a.) şöyle der: Nebî (s.a.s.) bize yaptığı konuşmalarda çoğu
zaman şu sözü söylerdi: “Emâneti olmayanın yani kendisine
güvenilmeyen kimsenin imanı yoktur, sözüne riâyet etmeyenin de dîni yoktur.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 154, 135) Adiy b. Amîre (r.a.) şöyle anlatır: Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz’in şöyle
buyurduğunu işittim: “Bir işe memur tâyin ettiğimiz
kimse, bizden bir iğneyi veya ondan daha küçük bir şeyi gizlerse, bu hıyânet
olur ve kıyâmet günü onunla gelir.” Bunun üzerine Ensâr’dan siyah tenli bir adam
ayağa kalktı, -şu anda sanki o zâtı hâlâ görür gibiyim-: “–Ya Rasûlallah! Bana verdiğiniz vazifeyi geri
alınız!” dedi. Resûlullah (s.a.s.): “–Sana ne oldu?” diye sordu. Ensârî: “–Şöyle şöyle dediğinizi işittim” cevabını
verdi. Allah Resûlü (s.a.s.): “–Ben o sözü şimdi de söylüyorum:
Sizden kimi mâlî bir vazifeye tâyin edersek, o malın azını da çoğunu da
getirsin. O maldan kendisine verileni alır, verilmeyenden ise geri durur.” (Müslim, İmâre 30; Ebû Dâvûd, Akdıye 5/3581) Ebû Hüreyre (r.a.), Peygamber Efendimiz’in bu konudaki mühim bir îkazını şöyle nakleder: Bir keresinde Nebî (s.a.s.), aramızda ayağa
kalktı, ganimet ve devlet malına hiyânet hakkında konuşma yaptı. Hıyânetin çok
büyük bir fenâlık olduğunu, günahının çok fazla olacağını bildirip, bunun
şiddetle haram kılındığını izah etti ve şöyle buyurdu: “Sakın sizden biri, kıyâmet
gününde omuzunda hıyânetle elde ettiği bir koyun avaz avaz melerken, öbürü de
omuzunda bir at kişnerken karşıma çıkarak: «–Yâ Rasûlallah, bana yardım et!»
diye yalvarmasın. Aksi takdirde ben ona: «–Sana hiçbir şekilde şefâat
edemem, ben sana dünyada Allah’ın hükmünü teblîğ etmiştim!» diye cevap veririm. Biri de omuzunda bir deve böğürdüğü
hâlde bana gelip: «–Yâ Resûlallah, yardım eyle!»
demesin! Ben ona da: «–Senin için hiçbir sûretle şefâat
edemem; çünkü ben sana dünyada Allah’ın hükmünü teblîğ etmiştim!» derim. Bir başkası da omuzunda altın,
gümüş yüklü olarak gelip: «–Yâ Rasûlallah, bana yardım et!»
demesin. Ben ona: «–Sana hiçbir türlü yardım edemem.
Çünkü ben, dünyada sana Allah’ın hükmünü teblîğ etmiştim» derim. Bir diğeri de üzerinde hıyânetle
elde ettiği elbiseler dalgalandığı hâlde gelip: «–Yâ Rasûlallah, bana yardım et!»
demesin. Ben ona da: «–Sana hiçbir şekilde yardım
edemem. Çünkü ben dünyada sana Allah’ın hükmünü teblîğ etmiştim» derim.” (Buhârî, Cihâd 189; Müslim, İmâret 24) Resûlullah (s.a.s.) şöyle dua ederdi: “Allahım! Açlıktan sana sığınırım;
o ne kötü bir arkadaş, insanı avucunun içine alan ne fena bir hâldir. Emânete
ihânetten de sana sığınırım; o ne kötü bir huy ve tabiattır.” (Ebû Dâvûd, Vitir 32/1547;
Nesâî, İstiâze 19, 20) Bazı rivayetlerde, mü’minin günahlara
düşebileceği, ancak hıyânetle yalanın onda kesinlikle bulunamayacağı ifade
edilir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 252; Beyhakî, Şu‘abu’l-iman,
IV, 207)
Böylesine kötü bir vasfın bir peygamberde olabileceğini düşünmek
ne kadar büyük bir hatâdır. Peygamberler sadece Allah’ın râzı olduğu işleri
yaparlar ve onlar insanlar için büyük bir ilâhî lutuftur: |
|
| Âl-i İmrân / 162 |
Her işini Allah’ın rızâsına göre yapan Peygamber’i, Allah’ın gazabına
uğrayan hâin ve günahkârlara benzetmek doğru olmaz. Aynı şekilde Uhud’a gelip
cihâd edenler ile geri kalan münafıklar da aslâ bir değildir. Sevap kazananla günaha
dalan, emîn olanla hâin olan, sebât edenle firâr eden, hiç günah işlemeyenle
tevbe edip affedilen… aynı değildir. Allah katında hepsi derece derecedir.
Allah’ın rızâsını kazanan ve gazabına uğrayanların da kendi içlerinde dereceleri
vardır. Allah herkesin ne yaptığını çok iyi görmektedir. 161. âyette ifade
edildiği gibi, herkese kazandığının karşılığı tam olarak ödenecek, kimseye
zulmedilmeyecektir.
Şunu belirtmek gerekir ki, mü’minler perverde oldukları tüm ilâhî
nimetlerin farkında olmalı, özellikle Allah Resûlü (s.a.s.)’e ümmet olma
nimetinin büyüklüğünü kavrayarak bu nimete nasıl bir şükrâne duygusu içinde
olmak gerektiğinin derin derin düşünmelidirler: |
|
| Âl-i İmrân / 166 |
Her ne kadar
başlarına gelen sıkıntıların sebebi müslümanların kendi hataları ise de
hâdiselerin meydana gelmesinde beşerî irade kendi başına tâyin edici bir sebep
değildir. Kulların iradeleri ancak ilâhî iradeye bağlı olarak bir vazife görür.
Bu sebepledir ki Allah, hatâları sebebiyle müslümanlardan yardımını çekmiş ve
kâfirlerin gâlip gelmesine müsaade etmiştir. Ancak buna rızâsı yoktur. Nitekim
Bedir’de sayıları çok az olmasına rağmen gâlip gelmeleri ilâhî bir ikramdı.
Uhud’da da müşrikler karşısında sayı ve hazırlık îtibariyle zayıftılar.
Buradaki mağlûbiyetleri ise normal bir hâdiseydi. Bu musibetin hikmetlerinden biri, gerçek mü’minleri insanlar
arasından süzüp çıkarmak ve olgunlaştırmak, münafıkları da ayırıp açığa
vurmaktır. Gerçekten Uhud savaşından sonra münafıklar toplum tarafından iyice
anlaşılmış ve îtibarları düşmüştür. Abdullah b. Übey b. Selûl’ün başını çektiği 300 kişilik bir grup,
Uhud’a varmadan yoldan geri dönmüşlerdi. Onlara “Gelin Allah yolunda savaşın,
bunu istemiyorsanız hurmalıklarınıza kadar gelmiş olan düşmana karşı kendinizi
ve vatanınızı müdâfaa edin. Bilfiil savaşmak istemiyorsanız bari gelip ordumuzu
kalabalık gösterin de düşmana göz dağı verin!” denildiğinde “Savaş olacağını bilseydik
veya savaşmayı bilseydik sizinle gelirdik” dediler. Onlar bu esnâda îmandan çok
küfre daha yakın idiler. Savaşmaya cesâretleri olsaydı belki de müslümanları
bırakıp kâfirler safına geçecek ve onlara yardım edeceklerdi. Bu sözleri gerçek
düşüncelerini yansıtmıyordu. Baştan, Allah yolunda savaşmanın lüzûmuna ve
mükâfâtına inanmıyorlardı. Sonra savaş olacağını biliyorlardı ve müslümanlara
yardım etmek istemiyorlardı. Ancak bunları açıkça ifade edemedikleri için
anlamsız sözler sarf ediyorlardı. Lâkin şunu unutmasınlar ki, Allah kalplerinde
gizlediklerini kendilerinden bile daha iyi bilmektedir.
O münâfıklar: |
|
| Âl-i İmrân / 169 |
Şehitler Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine bahşettiği husûsî bir hayatla
diridirler. “Rableri yanında rızıklanmaktadırlar” (Âl-i İmrân 3/169) ifadesinden
anlaşıldığına göre Allah’a yakın bir mevkî elde etmişler ve orada akla hayâle
gelmez cennet nimetleriyle ikram olunmaktadırlar. Ölümden sonra sâlihlerin
rûhları cennetteki güzel makâmlarını görüp sevinir, kötülerin rûhları da
cehennemdeki yerlerini görüp elem ve ızdırap duyarlar. Şehitler ise yüce
makamlarını görmekle kalmaz, Allah katında dünyadaki insanların topladığı
şeylerden çok daha kıymetli ve daha büyük nimetlere mazhar olurlar. Resûlullah (s.a.s.)
bu hususta şöyle buyurur: “Cennete giren hiçbir kimse, yeryüzündeki her şey kendisinin olsa
dahî dünyaya geri dönmeyi arzu etmez. Sadece şehit, gördüğü ileri derecedeki
itibar ve ikram sebebiyle tekrar dünyaya dönmeyi ve on defa şehit olmayı
ister.” Bir
rivayette: “Şehitliğin faziletini gördüğü için” buyrulmuştur. (Buhârî,
Cihâd 21; Müslim, İmâre 109) Fahr-i
Kâinat Efendimiz, diğer bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: “…Ümmetime ağır gelmeyecek olsaydı, hiçbir seriyyeden[1]
geri kalmaz, hepsine katılırdım. Allah yolunda şehîd olmak, sonra diriltilip
tekrar şehîd olmak yine diriltilip tekrar şehîd olmak isterdim.” (Buhârî,
Îman 26; Müslim, İmâre 103, 107) Âyet-i
kerîmeden anlaşıldığına göre şehîdler hakkında konuşurken saygısız ifadeler
kullanmamalı, onlardan hürmet ve ihtiramla bahsetmelidir. Şehîdler,
kendilerine lûtfedilen nimetlere sevindikleri gibi geride bıraktıkları
mü’minler ve özellikle kendilerinden sonra şehîd olacak kişiler için de sevinir
ve bunu onlara müjdelemek isterler. Çünkü kendileri gibi onlar için de hiçbir
korku ve hüzün olmadığını ve onlara da muazzam nimetler lûtfedileceğini öğrenmiş,
Allah’ın mü’minlerin ecrini eksiksiz verdiğini ayan beyân görmüşlerdir. Şehitler
öylesine büyük bir fedâkârlık rûhu taşımaktadırlar ki, kardeşlerinin iyiliğine,
kendi iyiliklerinden önce sevinmektedirler. Câbir
b. Abdullah (r.a.) şöyle anlatır: “Bir
defâsında ben üzüntülü bir haldeyken Resûlullah (s.a.s.)’le karşılaşmıştık.
Bana: «–Seni niye böyle üzgün görüyorum?» buyurdu. «–Babam
Uhud’da şehîd düştü. Geriye bakıma muhtaç kalabalık bir âile ve bir hayli de
borç bıraktı” dedim.[2]
Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.): «–Allah’ın babanı nasıl karşıladığını sana müjdeleyeyim mi?» buyurdu. Ben:
«Evet!» deyince şöyle devam etti: «–Allah, hiç kimseyle yüz yüze konuşmaz, dâimâ perde arkasından
konuşur. Ancak, babanı diriltti ve onunla perdesiz yüz yüze konuştu: “–Ey kulum, benden ne dilersen iste, vereyim!” buyurdu. Baban: “–Ey Rabbim, beni dirilt, senin yolunda tekrar şehîd olayım!”
dedi. Allah Teâlâ: “–Ama ben daha önce, «Ölenler artık dünyaya geri dönmeyecekler!»
diye hükmettim” buyurdu. (Tirmizî, Tefsir 3/3010) Baban da: “–Ey Rabbim, öyleyse benim hâlimi arkamda kalanlara bildir!” dedi.
Bu talep üzerine şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu…» Daha
sonra Resûlullah (s.a.s.) şehîdlerle ilgili olan bu âyet-i kerîmeleri tilâvet
buyurdu. (İbn Mâce, Mukaddime 13/190) Allah
Resûlü (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Uhud’da kardeşleriniz isabet alıp şehîd edilince Allah Tealâ onların
ruhlarını alıp yeşil kuşlar hâline getirdi. Şehîdlerin rûhları cennet
nehirlerine gelir, cennet meyvelerinden yer ve arşın gölgesindeki altundan
kandillere gelirler. Şehîdler yeme-içmelerinin hoşluğunu, gezdikleri ve
kaldıkları yerlerin güzelliğini görünce: «–Cihaddan ayrı kalmamaları ve savaştan korkmamaları için, bizim
cennette hayatta olup türlü nimetlerle rızıklandığımızı kardeşlerimize kim
ulaştıracak?» dediler. Her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah Tealâ: «–Ben bunu sizin adınıza onlara haber veririm» buyurdu ve bu
âyet-i kerîmeleri Rasûlü’ne indirdi.” (Ebû Dâvûd, Cihâd 25/2520; Müslim, İmâret 121) Buradan
anlaşıldığına göre müslümanlar, kardeşlerinin iyiliğine kendi iyiliklerinden
daha çok sevinmelidirler. Zira öncelikle şehîdlerin, kardeşlerine ihsân edilen
nimetler sebebiyle sevindikleri bildirilmiştir. 171. âyette
“nimet” ve “fadl” kelimeleri nekre olarak gelmiştir. Bu da Allah’ın şehîdlere
ve mü’minlere lûtfedeceği nimetlerin ne kadar büyük ve kıymetli olduğunu
bildirmek ve insanların bunu idrak etmesinin zorluğuna işaret etmek içindir. Görüldüğü üzere
Allah Teâlâ, mü’minlerin mükâfâtını kat kat fazlasıyla vermektedir. Ancak
Cenâb-ı Hakk’ın râzı olduğu bu mü’minlerin bazı vasıfları taşıması lâzımdır. Bu
vasıflar şöyle beyân edilir:
[1] Seriyye: Savaşmak
için gönderilen en küçük askerî birlik. [2] Allah
Resûlü (s.a.s.), Câbir (r.a.)’a her hususta dâimâ yardımcı olmuştur. Meselâ, Zâtürrikâ
gazvesinden dönerken, Hz. Câbir’in ihtiyaçlı olduğunu öğrenince, devesini satın
almış, Medine’ye varınca da ücretiyle birlikte deveyi de iâde etmiştir. (Buhârî, Cihâd 49; Büyû’ 34; Müslim, Müsâkât 109; Ahmed
b. Hanbel, Müsned, III, 303) Yine borcunu ödeyebilmesi için
bahçesine giderek malını bereketlendirmesini Allah’tan niyâz etmiş, Allah
Resûlü’nün bu duası neticesinde Hz. Câbir’in hurmaları mûcizevî bir şekilde
bereketlenerek bütün borçlarına kâfi gelmiştir. (Buhârî,
Vasâyâ 36; Müslim, Müsâkât 109) |
|
Ayet-i kerimede buyrulur: GÖĞÜN KUSURSUZ YARATILIŞI Kâf Suresi 6. Ayet Arapça: اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاه ...
Allah katında gerçek üstünlüğün ölçüsü şöyle bildirilir: ÜSTÜNLÜĞÜN ÖLÇÜSÜ: TAKVÂ Hucurat Suresi 13. Ayet Arapça: يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَ ...
Ayet-i kerimede buyrulur: HABERLERİ ARAŞTIRMADAN İNANMANIN TEHLİKESİ Hucurat Suresi 6. Ayet Arapça: يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ جَٓاءَ ...
Sahâbenin örnekliği, âyet-i kerîmede şöyle bildirilir: SECDE İZLERİYLE ÖRNEK BİR NESİL Fetih Suresi 29. Ayet Arapça: س۪يمَاهُمْ ف۪ي وُجُوهِهِمْ مِ ...
Fetih sûresi, Kur’ân-ı Kerîm’in kırk sekizinci sûresidir. İsmini ilk âyette geçen “feth” kelimesinden alır. 29 âyettir. FETİH SÛRESİ’NİN NÜZÛLÜ VE FA ...
Ayet-i kerimede buyrulur: ALLAH İSLÂM’I DİĞER DİNLERE NASIL ÜSTÜN KILDI? Fetih Suresi 28. Ayet Arapça: هُوَ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى ...