6236 kayıt bulundu
Sure Ayet Karşılaştır
Âl-i İmrân / 138

 اَلْبَيَانُ (beyân) kelimesi “açıklama, mevcut şüpheleri ortadan kaldırarak gerçeği gösterme” demektir. Kur’ân-ı Kerîm, bütün insanlara hakla bâtılı, doğruyla yanlışı, güzelle çirkini açıklayan bir kitaptır. Onda her hususta insanların kalp gözlerini açıp mânevi körlüklerini giderecek bilgiler yer almakta, geçmiş ümmetlerin halleri de gerçekleri anlaşılır kılmak için birer ibret manzarası olarak sunulmaktadır. Onun yaptığı bu açıklamalardan herkes istifade edebilir. Ancak netice itibariyle, gerçek mânada Kur’an’dan iman eden ve takvâ sahibi olan kişiler faydalandığından âyetin devamında “takvâ sahipleri için de bir doğru yol rehberi ve öğüttür” (Âl-i İmrân 3/138) buyrulmuştur. “Öğüt” olarak tercüme ettiğimiz “mev‘ize”, “dini bakımdan uygun olmayan şeylerden men eden söz, nasihat” anlamındadır. Kur’an, müttakîlere bir taraftan “hidâyet rehberi” oluşuyla yapılacak hayırlı işleri göstermekte, الموعظة (mev‘ize) oluşuyla da onları yasak fiil ve davranışlardan sakındırmaktadır. Mü’minlere gereken bu ilâhî kelama tam olarak inanıp bağlanmaktır:

Âl-i İmrân / 140

Müslümanlara Uhud’da bir mağlubiyet, acı ve yara dokunduğu gibi, Bedir’de de müşriklere benzeri bir mağlubiyet, acı ve yara dokunmuştu. Fakat müşrikler yenilmeleri sebebiyle zafiyet göstermemişler, cesaretlerini yitirmemişler, yeniden savaşmak üzere hazırlıklarını yapıp Uhud’a gelmişlerdi. Sonuçta belli bir başarı da elde etmişlerdi. Halbuki müslümanların bu hususta daha azimli, cesaretli ve kararlı davranmaları gerekir. Çünkü onlar, Allah’a ve âhirete iman gibi müşriklerde olmayan büyük nimetlere, şehîd olmak gibi ulvî hedeflere sahiptiler. Nitekim bir âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:

“Düşmanınız olan o kavmi, toparlanmalarına fırsat vermeden takip etmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da sizin gibi acı çekiyorlar. Üstelik siz Allah’tan, onların ummadıkları şeyleri umuyorsunuz. Allah, hakkiyle bilen, her hükmü ve işi hikmetli ve sağlam olandır.” (Nisâ 4/104)

140. âyette geçen “bu günler”den maksat “gâlibiyet ve mağlubiyet, zafer ve yenilgi, acı ve tatlı günler”dir. İşte Allah Teâlâ bu günleri, dünya hayatındaki imtihanın bir gereği olarak mü’min-kâfir ayırımı yapmaksızın insanlar ve toplumlar arasında döndürüp durmaktadır. Fuzûlî’nin dediği gibi:

“Demadem aks alur mir’ât-ı âlem kahr u lütfundan,

Anınçün geh küdûret zâhir eyler, geh safâ peydâ.”

“Âlem aynası zaman zaman Cenâb-ı Hakk’ın lutuf tecellilerinden, zaman zaman da kahır tecellilerinden akisler alır. Bu yüzden bazan hoşa gitmeyen karışık durumlar ve zorluklar zuhûr eder; bazan de huzur ve safâ veren haller meydana gelir.”

Zira Cenâb-ı Hak, eğer daima kâfirlere şiddetli belalar verip onları sürekli yenilgiye uğratsa, buna karşılık mü’minlere hiçbir sıkıntı ve bela vermese, o takdirde, imandan başka tüm yolların bâtıl olup sadece iman etmenin hakikat olduğunu gösteren zaruri bir ilim hâsıl olur. Dolayısıyla insanları bir kısım şeylerden sorumlu tutmanın, mükâfat ve cezanın mânası kalmaz. Diğer taraftan kâfirlere gelen musibetler, Allah’ın birer gadap ve kahır tecellileri iken, müslümanlara dokunan meşakkatler, onları mânen terbiye etmekte ve neticede onlar için ilâhî bir rahmet olmaktadır. Nitekim burada, Uhud’da mü’minlerin başına gelenlerde ne tür sır ve hikmetler saklı olduğu şöyle haber verilmektedir:

  Gerçekten iman eden ve imanında samimi olanları olmayanlardan ayırıp ortaya koymak,

  Mü’minlerden bir kısmına şehitlik rütbesi ihsan etmek,

  Çektikleri sıkıntı, acı ve ızdırap sebebiyle mü’minleri her türlü günahlardan ve manevî kirlerden temizlemek; imanlarını saflaştırıp ihlâslarını artırmak. Gerçekten bu nevi musibetler mü’minlerin sabır, şecaat, cesaret, nefsin arzularını terk, ruhu kuvvetlendirmek ve ilâhî emirlere uymak gibi güzel vasıflarının kuvveden fiile çıkmasına yardım etmektedir.

  Kâfirlerin ise köklerini kazımak, helak ve yok edip izlerini silmektir.

Sonra da Cenâb-ı Hak cennete girebilmenin yollarını göstermek ve ölüm gerçeğine dikkat çekmek üzere buyuruyor ki:   

Âl-i İmrân / 143

Bedir savaşına katılamayan bir kısım sahâbîler, “Keşke tekrar Bedir gibi bir savaş olsa da biz de savaşıp şehîd olsak; çünkü arkadaşlarımız orada şehîd oldular ve büyük bir mükâfata nâil oldular” diye temenni etmişlerdi. Hatta Peygamberimizin istişaresi esnasında Medine’de savunmaya razı olmayıp, Uhud’a çıkmak için teşvik edenler de bunlardı. Uhud savaşı olduğunda ise onlardan bir kısmı kaçmış, bir kısmı ise sabretmişti. İşte bu âyet, ölümü çok yakından görüp de ondan kaçanlara, yenilip bozguna uğrayanlara hitap edip onları uyarmakatdır. (bk. Taberî, Câmi‘u’l-beyân, IV, 145)

Bir müslümanın ölümü temenni etmesi, hatta savaşın olmasını istemesi caiz değildir. Peygamber Efendimiz:

Düş­manla karşılaşmayı temenni etmeyin, Allah’tan afiyet dileyin. Fakat düşmanla karşılaştığınız zaman da sabırlı olun. Cennetin, kılıçların göl­gesi altında olduğunu bilin” (Müslim, Cihad 20) buyurarak bu gerçeği dile getirmişitir.

Bununla birlikte şehîd olmayı arzulamak güzel ve makbuldür. Allah Resûlü (s.a.s.)’in:

“Ben isterim ki Allah yolunda savaşıp öldürüleyim, sonra diriltileyim, sonra öldürüleyim, sonra diriltileyim, sonra tekrar öldürüleyim” (Muvatta, Cihad 27, 40) açıklamasıyla bunu arzuladığı ve ümmetine de tavsiye ettiği anlaşılmaktadır. Nitekim Bedir’e katılamadığı için hayıflanan ve Uhud’da şehadet şerbeti içen Enes b. Nadr (r.a.)’ın hali buna güzel bir misal teşkil eder. Yeğeni Enes b. Mâlik (r.a.), hadiseyi şöyle anlatmaktadır:

“Amcam Enes b. Nadr, Bedir savaşına katılamamıştı. Bu ona çok ağır geldi:

«–Ey Allah’ın Rasûlü! Müşriklerle yaptığın ilk savaşta bulunamadım. Eğer Allah Teâlâ müşriklerle yapılacak bir savaşa katılmayı nasîb ederse, neler yapacağımı elbette görecektir» dedi. Uhud savaşına katıldı. müslüman safları dağılınca, arkadaşlarını kastederek: «Rabbim! Bunların yaptıklarından dolayı sana özür beyân ederim!»; müşrikleri kastederek de: «Bunların yaptıklarından da berîyim yâ Rabbi!» deyip ilerledi. Sa‘d b. Muâz’la karşılaştı ve:

«–Ey Sa‘d! İstediğim cennettir. Kâbe’nin Rabbi’ne yemin ederim ki, Uhud’un eteklerinden beri hep o cennetin kokusunu alıyorum» dedi. Sa’d daha sonra hâdiseyi Peygamber Efendimiz’e naklederken:

«−Ben onun yaptığını yapamadım yâ Resûlallah!» demiştir. Amcamı şehîd edilmiş olarak bulduk. Vücûdunda seksenden fazla kılıç, mızrak ve ok yarası vardı. Müşrikler müsle yapmış, uzuvlarını kesmişlerdi. Bu sebeple onu kimse tanıyamadı. Sadece kızkardeşi parmak uçlarından tanıdı. İşte:

“Mü’minler içinde öyle yiğitler var ki, Allah’a verdikleri söze dâima bağlı kalmışlardır. Onlardan kimi sözünün gereğini yerine getirip O’nun yolunda can vermiş, kimi de sırasını beklemektedir. Onlar, verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir” (Ahzâb 33/23) âyeti, amcam ve onun gibiler hakkında nâzil olmuştur. (Buhârî, Cihâd 12; Müslim, İmâre 148)

Dolayısıyla mü’minler, herhangi bir savaşa karar vermek için tam bir ciddiyetle iyice düşünmeli, savaşa başladıktan sonra artık dönüp kaçmayı hatra getirmemeli, ölmek de mukadderse onu sabır ve sebatla seve seve karşılamalıdırlar. Yoksa kanını son damlasına kadar akıtmaya yeminler ederek savaşı kızıştırıp da selameti kaçmakta arayanlar hiçbir zaman selamet bulamazlar. Bunlar, savaşan ordunun halini bozup perişan ettikleri gibi, kendileri de dünya ve âhirette büyük bir zarara uğramış olurlar.

“Peygamber’in ölmesi” konusuna gelince:

Âl-i İmrân / 145

Ölüm Allah’ın emridir. Her nefis mutlaka ölümü tadacaktır. Her bir insanın öleceği vakit, ilâhî kader planında belirlenmiştir. Belirlenen bu vakit gelinceye kadar kişinin ölmesi mümkün olmadığı gibi, bu vakit geldiğinde de bir saniye geciktirilmesi söz konusu değildir. Şahıslar için geçerli olan bu hakikat, toplumlar için de geçerlidir. Mevzuyla alakalı olarak diğer ayetlerde şöyle buyrulur:

“İyi bilin ki Allah, eceli geldiğinde hiç kimsenin ölümünü bir an geri bırakmaz.” (Munâfikûn 63/11)

“Her ümmet için takdir edilmiş belli bir süre vardır. Bu sürenin sonu geldiğinde artık onu ne bir an geciktirebilirler, ne de bir an öne alabilirler.” (A‘râf  7/34)

O halde ölüm korkusuyla savaştan uzak durmak veya birinin ölüp ölmeyeceği ihtimaline bağlı olarak bir tavır sergilemek doğru değildir. Allah’ın emri ne ise ona göre davranılmalıdır. Savaşan kişi, eceli gelmeden ölmeyeceği gibi, savaştan kaçanlar da ecelleri geldiği takdirde ölümden kurtulamayacaklardır. Bu âyetle aynı zamanda, münafıkların Uhud’da şehîd edilenler için: Eğer yanımızda kalsalardı ne ölür, ne de öldürülürlerdi” (Âl-i İmrân  3/156) sözleri reddedilmektedir.

Ayette ölüm ve hayatın tamâmen Allah’ın iznine bağlı olduğu kesin bir ifadeyle belirtildikten sonra, amellerin mükâfatını tam olarak alabilmenin kulların iradesine, niyet ve ihlâsına bağlı olduğuna dikkat çekilmektedir. Allah Resûlü (s.a.s.): “Ameller, niyetlere göredir. Herkese niyetine göre karşılık verilecektir” buyurmuştur. (Buhârî, Bed’ü’l-vahy 1) O halde kim yaptığı amellerle dünya nimetini isterse, Allah ona uygun göreceği bir karşılık verecektir. Fakat âhirette bu amellerin karşılığında bir şey elde edemeyecektir. Bu ifade ile özellikle Uhud günü ganimetle meşgul olanlar ikaz edilmektedir. Kim de yaptığı amellerle âhiret sevabını, cenneti ve Allah’ın rızâsını isterse, Allah bu kimselere âhirette bol bol mükafat vereceği gibi, dünyadaki nasiplerini de onlara ikram edecektir. Çünkü Allah, şükreden kullarına cömertçe ikram ve ihsanda bulunacağını müjdelemektedir.

Bu talihli kullara misal olmak üzere buyruluyor ki:

Âl-i İmrân / 147

Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerîmelerde, menfi durumlar karşısında irade zaafına uğrayan mü’minlerin, azimlerini toplayarak mücadeleye devamlarını sağlamak için önceki peygamberlerin ashâbının hallerinden örnekler vermektedir. müslümanlardan, peygamberlerinin yanında yılmadan usanmadan savaşan, hiçbir zafiyet ve gevşeklik göstermeyen, bilakis sabır ve sebat gösteren bu kimseler gibi olmalarını istemektedir. (Taberî, Câmi‘u’l-beyân, IV, 155-156)[1]

146. âyette geçen رِبِّيُّونَ (ribbiyyûn) kelimesi, “rabbânî” gibi “Rabbe kulluk eden” demektir. Rabbânî, terbiyeci demek olan “rabbe”den gelir. “Ribbî” de cemaat demek olan “ribbe” kelimesinden gelip “cemaat, toplum” anlamında kullanılmıştır. Bunlardan başka “evvelûn” yani öncekiler mânasına da gelir. “Rabbânî” ile “ribbî” arasında şöyle bir mâna farkı vardır: Rabbânî, veli imamlar, ribbî de halkdır. Buna göre rabbânî ve ribbî ikisi de “Yüce Rabbe bağlı” mânasını içermekle beraber, “ribbî” ribbe bağlanmakla terbiye ve öğrenim görmüş topluluk; “rabbânî” de rabbe bağlanmakla diğerlerine öğretim ve eğitim yaptırabilecek yüksek seviyede bulunanlar diye ayırım yapılması en uygun mâna olacaktır. (bk. Taberî, Câmi‘u’l-beyân, IV, 156; Elmalılı, Hak Dini, II, 1197)

Burada söz konusu kişilerde olmayan menfi vasıflar zikredilirken, “vehn” ve “za’f” kelimeleri birlikte zikredilmiştir. Halbuki bunlar mâna cihetiyle birbirlerine oldukça yakındır. Ancak bunların peşpeşe zikredilmelerinde bir hikmet ve incelik bulunmaktadır: اَلْوَهْنُ (vehn), bir ameli yapmaya ve bir işe girişmeye karşı gücün oldukça az olmasıdır. اَلضَّعْفُ (za‘f) ise bedendeki kuvvetin zıddı, yani kuvvetin olmayışı mânasındadır. Vehn, azimete daha yakındır. Za’f ise, mukavemet esnasında gevşeklik göstermek ve teslim olmak demektir. اَلْإسْتِكَانَةُ (istikâne), boyun bükmek ve alçalmak mânasındadır. Savaş esnasında azimet kaybolup azalar gevşeyince düşmana boyun eğmekten başka çare kalmaz. (İbn Âşûr, et-Tahrîr ve’t-tenvîr, IV, 118-119)

İşte peygamberlere tabi olan insanların durumu böyle olunca, ilim ehli ve hakikat tabilerine gereken, hiçbir engelin, hiçbir çilenin onları kudretsizliğe, kuvvetsizliğe, gevşekliğe ve zillete düşürmemesidir. Nitekim Peygamber Efendimiz hep böyle davranmış, ashâbını da sabırlı ve metanetli olmaya teşvik etmiştir.

Habbâb bin Eret (r.a.) anlatıyor:

“Resûlullah (s.a.s.) Kâbe’nin gölgesinde bir bürdeyi yastık yapmış uzanırken yanına geldim. O zaman müşriklerden büyük işkenceler görüyorduk. Allah Resûlü’ne:

«– Bize yardım etmeyecek misin, bizim için Allah’a yalvarmayacak mısın?» diye şikâyette bulunduk. Efendimiz mübârek yüzü kızarmış olarak kalkıp oturdu ve şöyle buyurdu:

«– Sizden önce öyleleri vardı ki kişi yakalanıyor, önceden hazırlanan çukura gömülüyor, sonra getirilen bir testereyle başının ortasından ikiye bölünüyordu. Ancak bu yapılanlar onu dîninden aslâ döndüremiyordu. Yine öyleleri vardı ki demir taraklarla taranıyor, kemiklerinin üzerinde et ve sinirlerden başka bir şey kalmıyordu. Ancak bu yapılanlar da onu dîninden aslâ döndüremiyordu. Yemin ederim ki Allah bu dini tamamlayacaktır. Öyleki bir yolcu devesine binecek, San’â’dan kalkıp Hadramevt’e kadar gidecek de Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmayacak. Koyunu için de Sadece kurttan korkacak. Ancak siz acele ediyorsunuz.»” (Buhârî, Menâkıb 25; Menâkıbu’l- Ensâr 29)

Peygamberlerin yanlarında bulunan bu ilim ve fazilet sahibi insanların, en zor şartlarda bile gönülleri ve bedenleriyle azimet, gayret, fedakârlık, sabır ve metanet içinde oldukları gibi, dilleriyle de Yüce Rablerine daimî bir niyaz halinde bulundukları haber verilmektedir. Hiç menfi bir şey söylememekte, sızlanmamakta; bilakis sürekli dua hâlinde yegâne kuvvet ve kudret sahibi Allah’a iltica ve niyâz etmektedirler. Nefislerinin zararından, bilmeden işledikleri günahların tehlikesinden ve herhangi bir hususta Allah’ın emrinin dışına çıkmaktan yine Allah’a sığınmakta ve af talep etmektedirler: “Rabbimiz! Günahlarımızı ve işlerimizde gösterdiğimiz taşkınlıkları bağışla, ayaklarımızı sâbit kıl! Şu kâfirler topluluğuna karşı bize yardım ve zafer ihsan eyle!” (Âl-i İmrân 3/147)

Görüldüğü üzere başlarına gelen musibetler, onların gönlünde Allah’ın yardım va‘dinin doğruluğu hususunda bir tereddüde sebep olmamaktadır. Bilakis onlar, bu tür iptilaların birer imtihan vesilesi olduğu ve bir hikmeti bulunduğu şuuru içindedirler. Diğer taraftan başlarına gelen bu iptilaların, Allah’ın dinine yardımda eksik davranmalarına yahut sorumluluk emanetini tam olarak yerine getirmede kusurlu olmalarına bir ceza olduğunu da düşünmüş olabilirler. Bu sebeple, musibetin gelişi sırasında günahlarının bağışlanmasını istemişler, sonra da Allah’tan yardım talebinde bulunmuşlardır. Allah Teâlâ da onlar ve onlar gibi olanların dualarına hemen icâbet etmekte ve onlara hem dünya hem de âhiretin hayrını ve güzelliklerini bağışlamaktadır. Dünya hayrı, dünyada kazanılan zaferler ve ganimetlerdir. Âhiret hayrı ise, orada elde edilecek hayırlı akıbet yani cennet ve Allah’ın rızâsıdır.

Bu nimetlere ulaşmanın birinci şartı, kâfirlere itaattan uzak durup gerçek dost ve yardımcı olan Allah’a yönelmektir:

[1] 146. âyette geçen “savaştı” mânasına gelen قَاتَلَ (kâtele) fiili mechûl olarak ve “öldürüldü” mânasında قُوتِلَ (kûtile) şeklinde de okunmuştur. Bu kıraate göre cümlenin mânası şöyle olmaktadır: “Beraberlerinde, kendilerini Allah’a adamış pek çok kimse olduğu halde nice peygamberler öldürüldü.” Nitekim Kur’ân-ı Kerîm, özellikle İsrâiloğulları’nın pek çok peygamberi öldürdüklerini haber vermektedir. (bk. Bakara 2/61, 91)

Âl-i İmrân / 149

Uhud savaşında Ayneyn tepesine yerleştirilen okçular, Allah Resûlü’nün emrine tam olarak itaat etmedikleri için müslümanlar iki ateş arasında kalmış, zor anlar yaşamışlardı. O esnâda Resûlullah (s.a.s.)’in öldüğüne dâir yalan bir haber şâyî olmuş, bunu fırsat bilen münafıklar, mü’minlere:

“Kardeşlerinize dönün ve yeniden onların dînine girin!” demeye başlamışlardı. Bu hâdise üzerine yukarıdaki âyet-i kerîmeler nâzil oldu. (Zemahşerî, el-Keşşâf, I, 205)

Bazı âlimler ise bu âyet-i kerîmelerin yahudiler hakkında nâzil olduğu görüşündedir. Nitekim yahudiler, Uhud savaşından sonra müslümanların kafalarını karıştırıp onları dinleri husûsunda şüpheye düşürmek için:

“–Şayet Muhammed (s.a.s.) iddia ettiği gibi gerçekten peygamber olsaydı yenilmez, bu tür hâdiselerle karşılaşmazdı. Onun durumu da aynen diğer insanlar gibidir. Bir gün lehine olursa bir gün de aleyhinedir, bazan gâlip gelir, bazan mağlûb olur!” demişlerdi. (Âlûsî, Rûhu’l-me‘ânî, IV, 87)

Müslümanlar, inançsızların sözleri karşısında son derece dikkatli olmalıdır. Onların yanlış ve aldatıcı sözlerine uydukları takdirde yavaş yavaş dinlerinden uzaklaşarak dünya ve âhirette büyük kayıplara uğrayacaklarını bilmeleri gerekir. Nitekim ashâb-ı kirâm, o zaman münafıklara ve yahudilere tâbî olsalardı, Allah’ın rızâsını kazanmak için çıktıkları Uhud seferinden Medine’ye elleri boş olarak döneceklerdi. Aynı şekilde, ebedî saadeti kazanmak için gönderildikleri dünya seferinden, hüsrâna uğramış ve her şeylerini kaybetmiş bir vaziyette âhirete intikâl edeceklerdi.

Sadece Asr-ı Saadet’te değil, nerede ve ne zaman olursa olsun, İslâm’ı kabul etmeyen insanlara kayıtsız şartsız uymak, kişiyi aşağılara düşürür, uçurumlara yuvarlar.

Bu bakımdan:

Âl-i İmrân / 150

Mü’minlerin asıl itaat edip dost bileceği ve yardımını taleb edeceği yegâne varlık, Allah Teâlâ’dır. Allah’a dost olanların, müşriklere ve münafıklara ihti­yacı yoktur. Öyleyse Mevlâ’mıza itaat edip O’na yaklaşma gayreti içinde olmamız îcâb eder.

Âyetteki المولي (mevlâ) kelimesi; sahip, dost, arkadaş, yardımcı, koruyucu, gözetici gibi mânalara gelir. Allah, mü’minlerin Mevlâsıdır. O, dostla­rını ve velayeti altındakileri korur, onlara yardım eder, onları zafere ulaştırır ve menfaatlerini gözetir.

Aslında kâfirlere uymaya gerek yoktur ve onlardan herhangi bir yardım da gelmez. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

Âl-i İmrân / 152

Uhud’da olanlar olup Allah Resûlü (s.a.s.) Medine-i Münevvere’ye döndüğünde, ashâbından bazıları:

“–Bu musîbetler başımıza nereden geldi? Halbuki Allah bize zaferi va‘detmişti?” dediler. Bunun üzerine bu 152. âyet-i kerîme nâzil oldu. (Vâhidî, Esbâbu’n-nüzûl, s. 129)

Cenâb-ı Hak, mü’minlere; sabır, takvâ ve emre itaat gibi gerekli şartlara riâyet ettikleri takdirde yardım edeceğini va‘detmişti. (bk. Âl-i İmran 3/125) Nitekim Uhud günü savaşın ilk saatlerinde yardım etmiş ve çok isteyip hoşlandıkları zaferin yüzünü onlara göstermişti. Allah’ın izni ve yardımıyla müşrikleri öldürmeye ve ganimet toplamaya başlamışlardı. Bir müddet sonra okçulardan bir kısmının kalbi zaafa düştü. Sabredemeyip ganimet hırsına kapıldılar. Kumandanlarını dinlemeyip kendi görüşleri istikâmetinde yerlerini terk ettiler. Böylece Resûlullah (s.a.s.)’in, ne pahasına olursa olsun ayrılmamaları yönündeki emrine isyân etmiş oldular. İçine düştükleri bu hazîn âkıbetin tek sebebi, dünya muhabbetiydi. Neticede, dünyayı isteyenler vazifelerini terk edip savaş meydanına ganimet toplamaya inmiş, âhireti arzu edenler de şehâdet makâmına nâil olarak cennete kanatlanmışlardı.

İşte o zaman ilâhî yardım yüz değiştirdi ve ilâhî imtihân vasfına büründü. Allah Teâlâ, hem emre itaat etmeyenleri cezalandırmak hem de müslümanların musibet esnâsındaki sabırlarını ve îmandaki sebâtlarını imtihan etmek istedi. Allah’ın yardımı kesilince, kuvvetli olan düşman süvârileri Ayneyn tepesini dolaşarak müslümanları arkadan çevirdiler. Kaçmakta olan müşrikler de geri dönünce müslümanlar iki ateş arasında kaldı. Neticede 70 civârında şehîd verdiler, pek çoğu da yaralandı.

Ancak Cenâb-ı Hak, af ve merhametiyle muamele ederek daha fazla zâyiat vermelerine müsaade etmedi. Müşrikler, müslümanları tamamen yok edemeden çekip gittiler.

Mü’minlerin başına gelen musîbetler, işledikleri günahlar yüzündendir. Yâni Allah ve Rasûlü’nün emrine aykırı davranmaları sebebiyledir. Allah günahlarının bir kısmını bu dünyada cezalandırmak sûretiyle tedip eder ve kendilerine öğüt verir. Ancak hatâlarının çoğunu da affeder. Böyle olmasaydı, günahları sebebiyle onları helâk ederdi. Aslında günah, insanın başına gelen belâdan daha fazlasını gerektirir. Lâkin Allah Teâlâ, mü’minlere karşı çok lutuf ve ihsân sahibidir. Bu sebeple îman edip pişman olan kullarını lûtfuyla affeder ve onları helâk olmaktan kurtarır.

Cenâb-ı Hak, mü’minleri teskîn etmek için hemen onları affettiğini beyân etmiştir. Zira Allah’ın gazabından korktukları için mü’minlerin kalpleri durabilirdi. Bu durum, aynı zamanda mü’minlerin îmanlarındaki sadâkate delâlet etmektedir.

Burada bir de Kur’an’ın üslup özelliklerinden birini görmekteyiz. Kur’an’da, mü’minler herhangi bir sebeple azarlandığında ardından, hemen onları tesellî edecek bir ifade gelir.

Bununla birlikte Uhud’dan aktarılan şu manzara, hem savaşın dehşetini hem de mü’minlerin bozguna uğrama hallerini fevkalade etkili bir şekilde resmetmektedir:  

Âl-i İmrân / 156

Cenâb-ı Hak, kullarının kendisine karşı tevekkül ve teslîmiyet içerisinde olmasını arzu buyurur. Gerekli tedbirleri aldıktan sonra Allah’a güvenip kadere rızâ göstermelerinin kendileri için daha hayırlı olacağını haber verir. Mü’minler, kâfirler gibi kendi akıl ve tedbirleriyle kaderi değiştirebileceklerini düşünmemelidir.

Uhud sonrası münafıklar, şehîdler için:

“–Bizim yanımızda olsalardı öldürülmezlerdi” dediler. (Vâkıdî, el-Meğâzî, I, 317)

Fâsık Ebû Âmir, Uhud’da harp meydanını gezerken, şehîd olan oğlu Hanzala (r.a.)’ı gördü. Göğsüne teperek:

“–Sen ikinci dîne girmekle felâkete uğradın! İşte ben senin vurulup düştüğün yere kadar gelmiş bulunuyorum, ey şeref kirletici oğul! Eğer sen evlatlık vazifeni yapıp babanın sözünü dinlemiş olsaydın, hiç şüphesiz ölmez, yaşardın!” dedi. (Zehebî, Siyer, I, 132)

Resûlullah (s.a.s.) ve ashâbı ağır yaralı vaziyette Medine’ye döndüklerinde, münafıklarla yahudiler sevinip gülüyor ve en çirkin sözleri açıkça söylüyorlardı. Münafık başı Abdullah b. Übey’in, samîmî bir müslüman olan oğlu Abdullah da Uhud’da yaralanmıştı. Sabaha kadar ateş yakıp yaralarını dağlamakla meşgul oldu. Babası kendisine:

“–Onunla bu şekilde savaşa çıkman doğru değildi! Muhammed beni dinlemedi de çocuklara uydu. Vallahi ben böyle olacağını gözümle görür gibiydim” deyip duruyordu.

Oğlu da cevâben:

“–Allah Teâlâ’nın, Rasûlü’ne ve müslümanlara takdir edip başlarına getirdiği şey, her şeyden daha hayırlıdır” diyordu. (Vâkıdî, el-Meğâzî, I, 317)

Hiç şüphesiz, inançsızların sahip olduğu bu düşünce yapısı, onları hayat boyu rahatsız edip üzüntülere garkeder. “Şöyle yapsaydık böyle olurdu, şunu yapmasaydık bu başımıza gelmezdi” şeklindeki anlayışlarıyla, kalplerinde dâimâ bazı şeylerin hasretini ve acısını çeker dururlar. Yakınlarını ölümden alıkoyamadıkları için kederlenirler. müslümanlar da onlara büyük bir metânetle Allah’a îtimatlarını gösteren cevaplar verince, sıkıntı ve buhranları büsbütün artar.

Münafıklar bu anlayışları sebebiyle, ticârî seferlere ve cihada çıkmaya cesâret edemezler. Cesur müslümanlar büyük kârlar veya ganimetler elde ederek döndükçe de pişmanlık ve hüzün duyar, tahassür içinde kalırlar. Âhiretteki pişmanlık ve acıları ise daha büyük olacaktır.

Halbuki insana hayatı veren de onu öldüren de Allah’tır. Eceli gelmeyen bir insan Hâlid b. Velîd (r.a.) gibi en ön safta yüzlerce savaşa katılır ve vücûdunun her yerinden yara alır, ancak ileri yaşlarda yatağında can verir. (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, II, 111). Kimisi de evinde bir yudum suyu içerken boğulur.

Allah Teâlâ, kullarının bütün yaptıklarını görmektedir. Öyleyse kâfirler gibi davranmayıp hakiki mü’minlerin yolundan gitmeli, Allah’a güvenip dayanmalı ve şu gerçeği aklından çıkarmamalıdır:

Âl-i İmrân / 157

Bir kişiye ölüm takdir edilmişse, o mutlaka ölecektir. Bu ölüm Allah yolunda olursa insan daha kazançlı çıkar. Aksi takdirde hiçbir şey elde edemeden yine ölüp gidecektir.

Allah yolunda cihâd etmek, yâni söz ve davranışlarımızla güzel bir gayretin içinde olmak en kıymetli ameldir. O yolda öldürülenleri Allah’ın mağfireti ve rahmeti kaplar ki, bu, kişinin dünyada elde edebileceği her şeyden daha hayırlıdır. Kişinin dünya malından istifade edip edemeyeceği belli değildir; ya kendisi ölür ya malı telef olur. Bunlar olmasa bile, dünya lezzetleri elem ve acılarla karışık, sıkıntılarla doludur. Âhiret nimetleri ise böyle değildir. Diğer taraftan, dünya nimetleri geçicidir; bunlar ne kadar mükemmel olursa, elden çıktığında insanın gönlünde bıraktığı acı ve tahassür o kadar büyük olur. Âhiret nimetleri ise ebedî ve elemsizdir. Orada, elde edilen bir nimeti kaybetme korkusu yoktur. Bu bakımdan:

Âl-i İmrân / 160

Allah’a tevekkül eden mü’min, kararlı, emîn ve huzurlu olur. Zira yapacağı iş Allah’ın murâdına uygunsa Cenâb-ı Hakk’ın kendisine yardım edeceğini bilir. Allah bir kimseye yardım ettiğinde, ona üstün gelecek hiçbir kuvvet yoktur. Allah yardım etmediğinde ise, arzu edilen işi yapmaya kimsenin gücü yetmez. Yani her hâlukârda Allah’ın murâdı tahakkuk eder. Bedir’de az bir kuvvetle mü’minleri gâlip kılmış, Uhud’da ise gâlip durumdayken, bazı hataları sebebiyle yardımını çekivermiş ve müslümanlar darmadağın olmuşlardır. O hâlde üzerimize düşeni ihlâsla yaptıktan sonra Allah’a tevekkül etmekten başka çâre yoktur. Bu aynı zamanda, mü’min olmanın bir îcâbıdır. Îmanlı bir kimse sadece Allah’a dayanıp güvenir, başka hiçbir şeye değil!

Allah’ın yardım etmesi veya yardımsız bırakması, şüphesiz ki bir takım sebep ve hikmetlere dayanmak­tadır. Allah’ın yardımına erişebilmek için O’nun rızâsına uy­gun hareket etmeli ve gazabını celbedecek davranışlardan sakınmalıdır. Nitekim “Ey iman edenler! Siz Allah’ın dinine ve peygamberine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve bu uğurda bulunduğunuz her yerde ayaklarınızı sağlam tutar, kaydırmaz” (Muhammed 47/7) âyet-i kerîmesi buna işaret eder.

Mü’minler Allah’a güvenip tevekkül ettikleri gibi O’nun Resûl’üne de îtimâd etmelidirler. Resûlullah (s.a.s.)’in herhangi bir haksızlık yapacağını akıllarından geçirmemelidirler:

Âl-i İmrân / 161

Uhud’da yerlerini terkeden okçular, Allah Resûlü’nün; “Ganimet olarak kim ne alırsa ona sahip olur” buyuracağını düşünmüşlerdi. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz onlara:

“–Ganimet hususunda haksızlık yapıp size pay vermeyeceğimizi mi zannettiniz?” buyurdu. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerîmeyi indirdi. (Vâhidî, Esbâbu’n-nüzûl, s. 131)

Cenâb-ı Hak burada insanların peygamberler hakkındaki yanlış kanaatlerini düzelttikten sonra, haksızlık ve ihânetin ne büyük bir günah olduğunu beyân etmiştir.

“Ganimet mallarından gizlice bir şey almak ve emânete hıyânet etmek” mânasına gelen الغلول (ğulûl) kelimesi, genel olarak kamu malında yolsuzluk ve suistimali ifade et­mektedir.  Kıyamet günü hâinlerin, “haksız yere aldıkları malla birlikte gelmesi”, şiddetli bir tehdît olup, onların mahşer meydanında herkesin huzûrunda rezil olacağını ve büyük bir azâba mâruz kalacağını göstermektedir. Âyetin “Sonra herkese yaptığının karşılığı tastamam ödencek ve hiç kimseye haksızlık yapılmayacaktır” (Âl-i İmrân 3/161) kısmında ise, bu şekilde ağır ceza verilmekle hâinlerin zulme uğratılmadığı, bilâkis onların kendi işledikleri günahın cezasını çektiği hatırlatılmaktadır. Yani insanların basit gördüğü bu ihânet, Allah katında çok büyük bir günahtır ve cezası da ona göre verilecektir.

Enes b. Mâlik (r.a.) şöyle der:

Nebî (s.a.s.) bize yaptığı konuşmalarda çoğu zaman şu sözü söylerdi:

“Emâneti olmayanın yani kendisine güvenilmeyen kimsenin imanı yoktur, sözüne riâyet etmeyenin de dîni yoktur.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 154, 135)

Adiy b. Amîre (r.a.) şöyle anlatır:

Resûlullah (s.a.s.) Efendimiz’in şöyle buyurduğunu işittim:

“Bir işe memur tâyin ettiğimiz kimse, bizden bir iğneyi veya ondan daha küçük bir şeyi gizlerse, bu hıyânet olur ve kıyâmet günü onunla gelir.”

Bunun üzerine Ensâr’dan siyah tenli bir adam ayağa kalktı, -şu anda sanki o zâtı hâlâ görür gibiyim-:

“–Ya Rasûlallah! Bana verdiğiniz vazifeyi geri alınız!” dedi. Resûlullah (s.a.s.):

“–Sana ne oldu?” diye sordu. Ensârî:

“–Şöyle şöyle dediğinizi işittim” cevabını verdi. Allah Resûlü (s.a.s.):

“–Ben o sözü şimdi de söylüyorum: Sizden kimi mâlî bir vazifeye tâyin edersek, o malın azını da çoğunu da getirsin. O maldan kendisine verileni alır, verilmeyenden ise geri durur.” (Müslim, İmâre 30; Ebû Dâvûd, Akdıye 5/3581)

Ebû Hüreyre (r.a.), Peygamber Efendimiz’in bu konudaki mühim bir îkazını şöyle nakleder:

Bir keresinde Nebî (s.a.s.), aramızda ayağa kalktı, ganimet ve devlet malına hiyânet hakkında konuşma yaptı. Hıyânetin çok büyük bir fenâlık olduğunu, günahının çok fazla olacağını bildirip, bunun şiddetle haram kılındığını izah etti ve şöyle buyurdu:

“Sakın sizden biri, kıyâmet gününde omuzunda hıyânetle elde ettiği bir koyun avaz avaz melerken, öbürü de omuzunda bir at kişnerken karşıma çıkarak:

«–Yâ Rasûlallah, bana yardım et!» diye yalvarmasın. Aksi takdirde ben ona:

«–Sana hiçbir şekilde şefâat edemem, ben sana dünyada Allah’ın hükmünü teblîğ etmiştim!» diye cevap veririm.

Biri de omuzunda bir deve böğürdüğü hâlde bana gelip:

«–Yâ Resûlallah, yardım eyle!» demesin! Ben ona da:

«–Senin için hiçbir sûretle şefâat edemem; çünkü ben sana dünyada Allah’ın hükmünü teblîğ etmiştim!» derim.

Bir başkası da omuzunda altın, gümüş yüklü olarak gelip:

«–Yâ Rasûlallah, bana yardım et!» demesin. Ben ona:

«–Sana hiçbir türlü yardım edemem. Çünkü ben, dünyada sana Allah’ın hükmünü teblîğ etmiştim» derim.

Bir diğeri de üzerinde hıyânetle elde ettiği elbiseler dalgalandığı hâlde gelip:

«–Yâ Rasûlallah, bana yardım et!» demesin. Ben ona da:

«–Sana hiçbir şekilde yardım edemem. Çünkü ben dünyada sana Allah’ın hükmünü teblîğ etmiştim» derim.” (Buhârî, Cihâd 189; Müslim, İmâret 24)

Resûlullah (s.a.s.) şöyle dua ederdi:

“Allahım! Açlıktan sana sığınırım; o ne kötü bir arkadaş, insanı avucunun içine alan ne fena bir hâldir. Emânete ihânetten de sana sığınırım; o ne kötü bir huy ve tabiattır.” (Ebû Dâvûd, Vitir 32/1547; Nesâî, İstiâze 19, 20)

Bazı rivayetlerde, mü’minin günahlara düşebileceği, ancak hıyânetle yalanın onda kesinlikle bulunamayacağı ifade edilir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 252; Beyhakî, Şu‘abu’l-iman, IV, 207)

Böylesine kötü bir vasfın bir peygamberde olabileceğini düşünmek ne kadar büyük bir hatâdır. Peygamberler sadece Allah’ın râzı olduğu işleri yaparlar ve onlar insanlar için büyük bir ilâhî lutuftur:

Âl-i İmrân / 162

Her işini Allah’ın rızâsına göre yapan Peygamber’i, Allah’ın gazabına uğrayan hâin ve günahkârlara benzetmek doğru olmaz. Aynı şekilde Uhud’a gelip cihâd edenler ile geri kalan münafıklar da aslâ bir değildir. Sevap kazananla günaha dalan, emîn olanla hâin olan, sebât edenle firâr eden, hiç günah işlemeyenle tevbe edip affedilen… aynı değildir. Allah katında hepsi derece derecedir. Allah’ın rızâsını kazanan ve gazabına uğrayanların da kendi içlerinde dereceleri vardır. Allah herkesin ne yaptığını çok iyi görmektedir. 161. âyette ifade edildiği gibi, herkese kazandığının karşılığı tam olarak ödenecek, kimseye zulmedilmeyecektir.

Şunu belirtmek gerekir ki, mü’minler perverde oldukları tüm ilâhî nimetlerin farkında olmalı, özellikle Allah Resûlü (s.a.s.)’e ümmet olma nimetinin büyüklüğünü kavrayarak bu nimete nasıl bir şükrâne duygusu içinde olmak gerektiğinin derin derin düşünmelidirler:

Âl-i İmrân / 166

Her ne kadar başlarına gelen sıkıntıların sebebi müslümanların kendi hataları ise de hâdiselerin meydana gelmesinde beşerî irade kendi başına tâyin edici bir sebep değildir. Kulların iradeleri ancak ilâhî iradeye bağlı olarak bir vazife görür. Bu sebepledir ki Allah, hatâları sebebiyle müslümanlardan yardımını çekmiş ve kâfirlerin gâlip gelmesine müsaade etmiştir. Ancak buna rızâsı yoktur. Nitekim Bedir’de sayıları çok az olmasına rağmen gâlip gelmeleri ilâhî bir ikramdı. Uhud’da da müşrikler karşısında sayı ve hazırlık îtibariyle zayıftılar. Buradaki mağlûbiyetleri ise normal bir hâdiseydi.

Bu musibetin hikmetlerinden biri, gerçek mü’minleri insanlar arasından süzüp çıkarmak ve olgunlaştırmak, münafıkları da ayırıp açığa vurmaktır. Gerçekten Uhud savaşından sonra münafıklar toplum tarafından iyice anlaşılmış ve îtibarları düşmüştür.

Abdullah b. Übey b. Selûl’ün başını çektiği 300 kişilik bir grup, Uhud’a varmadan yoldan geri dönmüşlerdi. Onlara “Gelin Allah yolunda savaşın, bunu istemiyorsanız hurmalıklarınıza kadar gelmiş olan düşmana karşı kendinizi ve vatanınızı müdâfaa edin. Bilfiil savaşmak istemiyorsanız bari gelip ordumuzu kalabalık gösterin de düşmana göz dağı verin!” denildiğinde “Savaş olacağını bilseydik veya savaşmayı bilseydik sizinle gelirdik” dediler. Onlar bu esnâda îmandan çok küfre daha yakın idiler. Savaşmaya cesâretleri olsaydı belki de müslümanları bırakıp kâfirler safına geçecek ve onlara yardım edeceklerdi. Bu sözleri gerçek düşüncelerini yansıtmıyordu. Baştan, Allah yolunda savaşmanın lüzûmuna ve mükâfâtına inanmıyorlardı. Sonra savaş olacağını biliyorlardı ve müslümanlara yardım etmek istemiyorlardı. Ancak bunları açıkça ifade edemedikleri için anlamsız sözler sarf ediyorlardı. Lâkin şunu unutmasınlar ki, Allah kalplerinde gizlediklerini kendilerinden bile daha iyi bilmektedir.

O münâfıklar:

Âl-i İmrân / 169

Şehitler Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine bahşettiği husûsî bir hayatla diridirler. “Rableri yanında rızıklanmaktadırlar” (Âl-i İmrân 3/169) ifadesinden anlaşıldığına göre Allah’a yakın bir mevkî elde etmişler ve orada akla hayâle gelmez cennet nimetleriyle ikram olunmaktadırlar. Ölümden sonra sâlihlerin rûhları cennetteki güzel makâmlarını görüp sevinir, kötülerin rûhları da cehennemdeki yerlerini görüp elem ve ızdırap duyarlar. Şehitler ise yüce makamlarını görmekle kalmaz, Allah katında dünyadaki insanların topladığı şeylerden çok daha kıymetli ve daha büyük nimetlere mazhar olurlar. Resûlullah (s.a.s.) bu hususta şöyle buyurur:

“Cennete giren hiçbir kimse, yeryüzündeki her şey kendisinin olsa dahî dünyaya geri dönmeyi arzu etmez. Sadece şehit, gördüğü ileri derecedeki itibar ve ikram sebebiyle tekrar dünyaya dönmeyi ve on defa şehit olmayı ister.”

Bir rivayette: “Şehitliğin faziletini gördüğü için” buyrulmuştur. (Buhârî, Cihâd 21; Müslim, İmâre 109)

Fahr-i Kâinat Efendimiz, diğer bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:

“…Ümmetime ağır gelmeyecek olsaydı, hiçbir seriyyeden[1] geri kalmaz, hepsine katılırdım. Allah yolunda şehîd olmak, sonra diriltilip tekrar şehîd olmak yine diriltilip tekrar şehîd olmak isterdim.” (Buhârî, Îman 26; Müslim, İmâre 103, 107)

Âyet-i kerîmeden anlaşıldığına göre şehîdler hakkında konuşurken saygısız ifadeler kullanmamalı, onlardan hürmet ve ihtiramla bahsetmelidir.

Şehîdler, kendilerine lûtfedilen nimetlere sevindikleri gibi geride bıraktıkları mü’minler ve özellikle kendilerinden sonra şehîd olacak kişiler için de sevinir ve bunu onlara müjdelemek isterler. Çünkü kendileri gibi onlar için de hiçbir korku ve hüzün olmadığını ve onlara da muazzam nimetler lûtfedileceğini öğrenmiş, Allah’ın mü’minlerin ecrini eksiksiz verdiğini ayan beyân görmüşlerdir. Şehitler öylesine büyük bir fedâkârlık rûhu taşımaktadırlar ki, kardeşlerinin iyiliğine, kendi iyiliklerinden önce sevinmektedirler.

Câbir b. Abdullah (r.a.) şöyle anlatır:

“Bir defâsında ben üzüntülü bir haldeyken Resûlullah (s.a.s.)’le karşılaşmıştık. Bana:

«–Seni niye böyle üzgün görüyorum?» buyurdu.

«–Babam Uhud’da şehîd düştü. Geriye bakıma muhtaç kalabalık bir âile ve bir hayli de borç bıraktı” dedim.[2] Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.):

«–Allah’ın babanı nasıl karşıladığını sana müjdeleyeyim mi?» buyurdu. Ben: «Evet!» deyince şöyle devam etti:

«–Allah, hiç kimseyle yüz yüze konuşmaz, dâimâ perde arkasından konuşur. Ancak, babanı diriltti ve onunla perdesiz yüz yüze konuştu:

“–Ey kulum, benden ne dilersen iste, vereyim!” buyurdu. Baban:

“–Ey Rabbim, beni dirilt, senin yolunda tekrar şehîd olayım!” dedi.

Allah Teâlâ:

“–Ama ben daha önce, «Ölenler artık dünyaya geri dönmeyecekler!» diye hükmettim” buyurdu. (Tirmizî, Tefsir 3/3010)

Baban da:

“–Ey Rabbim, öyleyse benim hâlimi arkamda kalanlara bildir!” dedi. Bu talep üzerine şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu…»

Daha sonra Resûlullah (s.a.s.) şehîdlerle ilgili olan bu âyet-i kerîmeleri tilâvet buyurdu. (İbn Mâce, Mukaddime 13/190)

Allah Resûlü (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

“Uhud’da kardeşleriniz isabet alıp şehîd edilince Allah Tealâ onların ruhlarını alıp yeşil kuşlar hâline getirdi. Şehîdlerin rûhları cennet nehirlerine gelir, cennet meyvelerinden yer ve arşın gölgesindeki altundan kandillere gelirler. Şehîdler yeme-içmelerinin hoşluğunu, gezdikleri ve kaldıkları yerlerin güzelliğini görünce:

«–Cihaddan ayrı kalmamaları ve savaştan korkmamaları için, bizim cennette hayatta olup türlü nimetlerle rızıklandığımızı kardeşlerimize kim ulaştıracak?» dediler. Her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah Tealâ:

«–Ben bunu sizin adınıza onlara haber veririm» buyurdu ve bu âyet-i kerîmeleri Rasûlü’ne indirdi.” (Ebû Dâvûd, Cihâd 25/2520; Müslim, İmâret 121)

Buradan anlaşıldığına göre müslümanlar, kardeşlerinin iyiliğine kendi iyiliklerinden daha çok sevinmelidirler. Zira öncelikle şehîdlerin, kardeşlerine ihsân edilen nimetler sebebiyle sevindikleri bildirilmiştir.

171. âyette “nimet” ve “fadl” kelimeleri nekre olarak gelmiştir. Bu da Allah’ın şehîdlere ve mü’minlere lûtfedeceği nimetlerin ne kadar büyük ve kıymetli olduğunu bildirmek ve insanların bunu idrak etmesinin zorluğuna işaret etmek içindir.

Görüldüğü üzere Allah Teâlâ, mü’minlerin mükâfâtını kat kat fazlasıyla vermektedir. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın râzı olduğu bu mü’minlerin bazı vasıfları taşıması lâzımdır. Bu vasıflar şöyle beyân edilir:

[1] Seriyye: Savaşmak için gönderilen en küçük askerî birlik.

[2] Allah Resûlü (s.a.s.), Câbir (r.a.)’a her hususta dâimâ yardımcı olmuştur. Meselâ, Zâtürrikâ gazvesinden dönerken, Hz. Câbir’in ihtiyaçlı olduğunu öğrenince, devesini satın almış, Medine’ye varınca da ücretiyle birlikte deveyi de iâde etmiştir. (Buhârî, Cihâd 49; Büyû’ 34; Müslim, Müsâkât 109; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 303) Yine borcunu ödeyebilmesi için bahçesine giderek malını bereketlendirmesini Allah’tan niyâz etmiş, Allah Resûlü’nün bu duası neticesinde Hz. Câbir’in hurmaları mûcizevî bir şekilde bereketlenerek bütün borçlarına kâfi gelmiştir. (Buhârî, Vasâyâ 36; Müslim, Müsâkât 109)



https://www.islamveihsan.com/wp-content/uploads/2026/09/kaf-suresi-6-ayet-ne-anlatiyor-203282-m.jpg
Kâf Suresi 6. Ayet Ne Anlatıyor?

Ayet-i kerimede buyrulur: GÖĞÜN KUSURSUZ YARATILIŞI Kâf Suresi 6. Ayet Arapça: اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاه ...


https://www.islamveihsan.com/wp-content/uploads/2026/09/hucurat-suresi-13-ayet-ne-anlatiyor-203266-m.jpg
Hucurat Suresi 13. Ayet Ne Anlatıyor?

Allah katında gerçek üstünlüğün ölçüsü şöyle bildirilir: ÜSTÜNLÜĞÜN ÖLÇÜSÜ: TAKVÂ Hucurat Suresi 13. Ayet Arapça: يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَ ...


https://www.islamveihsan.com/wp-content/uploads/2026/09/hucurat-suresi-6-ayet-ne-anlatiyor-203240-m.jpg
Hucurat Suresi 6. Ayet Ne Anlatıyor?

Ayet-i kerimede buyrulur: HABERLERİ ARAŞTIRMADAN İNANMANIN TEHLİKESİ  Hucurat Suresi 6. Ayet Arapça: يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ جَٓاءَ ...


https://www.islamveihsan.com/wp-content/uploads/2026/09/fetih-suresi-29-ayette-ne-anlatilmak-isteniyor-203216-m.jpg
Fetih Suresi 29. Ayette Ne Anlatılmak İsteniyor?

Sahâbenin örnekliği, âyet-i kerîmede şöyle bildirilir: SECDE İZLERİYLE ÖRNEK BİR NESİL Fetih Suresi 29. Ayet Arapça: س۪يمَاهُمْ ف۪ي وُجُوهِهِمْ مِ ...


https://www.islamveihsan.com/wp-content/uploads/2022/12/fetih-suresinin-fazileti-189903-m.jpg
Fetih Suresinin Fazileti

Fetih sûresi, Kur’ân-ı Kerîm’in kırk sekizinci sûresidir. İsmini ilk âyette geçen “feth” kelimesinden alır. 29 âyettir. FETİH SÛRESİ’NİN NÜZÛLÜ VE FA ...


https://www.islamveihsan.com/wp-content/uploads/2026/09/fetih-suresi-28-ayet-ne-anlatiyor-203188-m.jpg
Fetih Suresi 28. Ayet Ne Anlatıyor?

Ayet-i kerimede buyrulur: ALLAH İSLÂM’I DİĞER DİNLERE NASIL ÜSTÜN KILDI? Fetih Suresi 28. Ayet Arapça: هُوَ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى ...