Saf Sûresi



Saf Sûresi Hakkında

Saff sûresi Medine’de nâzil olmuştur. 14 âyettir. İsmini, 4. ayetinde geçen صَفًّا (saffen) kelimesinden alır. Sûrenin “İsa” ve اَلْحَوَارِيُّونَ (Havariyyûn) isimleri de vardır. اَلْمُسَبِّحَاتُ (Müsebbihât) diye bilinen sûrelerin üçüncüsüdür. Resmî tertîbe göre 61, iniş sırasına göre 108. sûredir.

Saf Sûresi Konusu

Mü’minler, özü sözü dürüst insanlar olup, bütün yapı taşları birbirine kurşunla kenetlenmiş sağlam bir bina gibi düzenli saflar halinde Allah yolunda savaşmaya çağrılır. Yahudi ve hıristiyanların peygamberlerine karşı sergiledikleri incitici ve duyarsız tavır örnek verilerek, iman iddiasında bulunanların böyle yanlışlardan kaçınmaları ve Peygamberimiz (s.a.s.)’e tam teslim olmaları istenir. Kâfir ve müşriklerin hoşlarına gitmese de İslâm’ın tüm dünyaya hâkim olacağı müjdelenir. Bu yüce hedef doğrultusunda yapılacak tüm çalışmalar makbuldür. İnsanı ebedi azaptan kurtaracak en büyük ticâret budur. Bu ticareti hakkını vererek yapanlar, gerek dünyada gerek âhirette büyük başarı ve mükâfatlara nâil olacaklardır.

Saf Sûresi Nuzül Sebebi

         Mushaftaki sıralamada altmış birinci, iniş sırasına göre yüz dokuzuncu sûredir. Tegåbün sûresinden sonra, Cum‘a sûresinden önce Medine’de nâzil olmuştur.

Ashâb-ı kirâmdan Abdullah b. Selâm, bu sûrenin iniş sebebi hakkında şöyle demiştir:

“Birgün sahâbîlerle oturup, «Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’e gitsek de, Allah’ın sevdiği en değerli davranışın ne olduğunu sorup öğrensek ve onları yapsak» diye konuştuk. Bunun üzerine Saff sûresi nâzil oldu. Resûl-i Ekrem (s.a.s.) de onun tamamını bize okudu.” (Tirmizî, Tefsir 61; Dârimî, Cihad 1)

Saf Sûresi Arapça Yazılışı

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۚ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
1.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ
2.
كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللّٰهِ اَنْ تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ
3.
اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِه۪ صَفًّا كَاَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ
4.
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ لِمَ تُؤْذُونَن۪ي وَقَدْ تَعْلَمُونَ اَنّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْۜ فَلَمَّا زَاغُٓوا اَزَاغَ اللّٰهُ قُلُوبَهُمْۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ
5.
وَاِذْ قَالَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اِنّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْت۪ي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُٓ اَحْمَدُۜ فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌ
6.
وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ وَهُوَ يُدْعٰٓى اِلَى الْاِسْلَامِۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ
7.
يُر۪يدُونَ لِيُطْفِؤُ۫ا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِه۪ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ
8.
هُوَ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ۟
9.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰى تِجَارَةٍ تُنْج۪يكُمْ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ
10.
تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَتُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَۙ
11.
يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً ف۪ي جَنَّاتِ عَدْنٍۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُۙ
12.
وَاُخْرٰى تُحِبُّونَهَاۜ نَصْرٌ مِنَ اللّٰهِ وَفَتْحٌ قَر۪يبٌۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ
13.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُونُٓوا اَنْصَارَ اللّٰهِ كَمَا قَالَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ لِلْحَوَارِيّ۪نَ مَنْ اَنْصَار۪ٓي اِلَى اللّٰهِۜ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ اَنْصَارُ اللّٰهِ فَاٰمَنَتْ طَٓائِفَةٌ مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ وَكَفَرَتْ طَٓائِفَةٌۚ فَاَيَّدْنَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا عَلٰى عَدُوِّهِمْ فَاَصْبَحُوا ظَاهِر۪ينَ
14.

Saf Sûresi Türkçe Meali (Ömer Çelik)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla
1.
Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. O, kudreti dâimâ üstün gelen, her hükmü ve işi hikmetli ve sağlam olandır.
2.
Ey iman edenler! Yapmadığınız ve yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?
3.
Yapmadığınız ve yapmayacağınız şeyleri söylemek, Allah katında büyük kızgınlığa sebep olan çok çirkin bir davranıştır.
4.
Şüphesiz Allah, bütün yapı taşları birbirine kurşunla kenetlenmiş sağlam bir binâ gibi saf tutarak kendi yolunda savaşanları sever.
5.
Hani Mûsâ kavmine: “Ey kavmim! Benim size Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğumu kesinlikle bildiğiniz halde niçin bana eziyet ediyorsunuz?” demişti. Onlar doğru yoldan sapınca Allah da onların kalplerini eğriltti. Çünkü Allah, dinin sınırlarını aşıp günahlarda direten bir topluluğu doğru yola iletmez.
6.
Meryem oğlu İsa da: “Ey İsrâiloğulları! Ben size Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberim; daha önce inen Tevrat’ı doğrulamak ve benden sonra gelecek Ahmed adındaki bir peygamberi müjdelemek üzere geldim” demişti. Fakat o müjdelenen Peygamber, kendilerine apaçık deliller getirince: “Bu düpedüz büyü!” dediler.
7.
Kendisi İslâm’a çağrıldığı halde, buna uymayıp üstelik Allah hakkında yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir? Allah, zâlimler toplumunu asla doğru yola erdirmez.
8.
Onlar, Allah’ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Fakat Allah nûrunu mutlaka tamamlayacaktır; kâfirler hoşlanmasa da!
9.
Rasûlü’nü bütün dinlere üstün kılmak için doğruya giden yolun tâ kendisiyle ve adâlet ve hakkaniyet üzere oturan hak din ile gönderen O’dur; müşrikler hoşlanmasa da!
10.
Ey iman edenler! Sizi pek acı bir azaptan kurtaracak çok kârlı bir ticâretin yolunu size bildireyim mi?
11.
Allah’a ve Rasûlü’ne gerektiği gibi inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihâd edersiniz. Eğer bilirseniz, sizin için hayırlı olan budur.
12.
Böyle yaparsanız Allah sizin günahlarınızı bağışlar, sizi içinden ırmaklar akan cennetlere; sonsuz nimet ve ebedî mutluluk di­yarı olan Adn cennetlerindeki çok güzel köşklere yerleştirir. En büyük başarı ve kurtuluş işte budur!
13.
Hoşunuza gidecek bir başka lutuf daha var: Allah’ın yardımı ve pek yakında gerçekleşecek bir fetih! Mü’minleri müjdele!
14.
Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun! Nitekim Meryem oğlu İsa havârilerine: “Allah yolunda bana yardım edecek kim var?” diye sormuş, onlar da: “Allah’ın dîninin ve peygamberinin yardımcıları biziz!” demişlerdi. Sonunda İsrâiloğulları’ndan bir kısmı iman etti, bir kısmı da inkâr etti. Ama biz, iman edenleri düşmanları karşısında destekledik ve böylece onlar üstün geldiler.

Saf Sûresi Tefsiri (Ömer Çelik)

1. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. O, kudreti dâimâ üstün gelen, her hükmü ve işi hikmetli ve sağlam olandır.

2. Ey iman edenler! Yapmadığınız ve yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?

3. Yapmadığınız ve yapmayacağınız şeyleri söylemek, Allah katında büyük kızgınlığa sebep olan çok çirkin bir davranıştır.


Her türlü noksanlıktan, eksiklikten ve ortaktan mutlak mânada yüce olan Allah Teâlâ, bütün âlemlerden müstağnîdir. Hiç kimsenin imanına ve fedakârlığına muhtaç değildir. Gökte ve yerde ne varsa her şey O’nu tesbih etmekte; O’nun her türlü noksan sıfatlardan ve ortağı bulunmaktan uzak olduğunu ilan etmektedir. Buna mukâbil insanlara yönelik bütün ilâhî buyruklar, dinî tâlimatlar sadece kulların iyiliği için gönderilmiştir.

Cenâb-ı Hak burada mü’minlere ibâdet ve kullukta ihlâslı olmalarını, canlarıyla ve mallarıyla savaşmalarını emrediyor. Dolayısıyla burada, İslâm için fedakârlık yapma konusunda iddiada bulunup, sonra da yüz çeviren kimseler yerimektedir. Nitekim âyetlerin şöyle bir iniş sebebi zikredilir:

Cihad farz olmadan önce mü’minlerden bir grup:

“- Keşke Yüce Allah bize en çok sevdiği bir işi bildirse de onu yapsak!” demişlerdi. Allah da Peygamberi’ne en çok sevdiği işlerin kâmil mânada iman etmek, sonra da bu imana karşı koyanlarla savaşmak olduğunu bildirdi. Fakat savaş farz olunca bu onlara zor geldi. Cenâb-ı Hak da “Ey iman edenler! Yapmadığınız, yapamayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” (Saff 61/2) âyetini indirdi. (bk. Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, XXIX, 269)

Bu âyetin, savaşmadığı halde “savaştım”, mızraklaşmadığı halde “mızraklaştım”, yapmadığı halde “yaptım” diyenler hakkında nâzil olduğu da nakledilir. Yine bu âyetin, savaş hususunda münafıklık yapanlar hakkında nâzil olduğu da rivayet edilir. Çünkü onlar savaşmayı arzuluyorlardı. Fakat Allah savaşı bilfiil emredince: “Rabbimiz, bize savaşı niçin farz kıldın? (Nisâ 4/77) diyorlardı. (Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, XXIX, 270)

Âyet-i kerîmeler, bu özel mânanın yanında bir de umûmî bir mâna ifade eder ki onu da şöyle izah edebiliriz:

 Gerçek mü’minin söylediği sözle, yaptığı işin birbirini tutması, ne söylüyorsa, onu bizzat yaparak göstermesi gerekir. Sırrı-i Sakatî (k.s.)’un şu hâli bun güzel bir örnek teşkil eder:

Bir gün Hazret’e sabırdan soruldu. O, sabırdan anlatırken ayağı üzerine bir akrep geldi, iğnesini ayağına dürtmeye başladı. Akrep onu iğnelerken o sakindi; akrebi kendinden uzaklaştırmıyordu. Bunun sebebi sorulunca da şöyle anlattı:

“- Sabırdan söz ederken sabırlı olmazsam Allah’tan utanırım.” (el-Hadâiku’l-Verdiyye, s. 201)

Yine mü’min yaptığı adakları mutlaka yerine getirmelidir. Adağın yerine getirilmesinin vacipliği bu âyetlerden anlaşılmaktadır. Şayet yapmaya niyeti veya gücü yoksa, o zaman susmalıdır. Çünkü insanın yapamayacağı bir şeyi bile bile “yapacağım”; yapmadığı bir şeyi de yine bile bile “yaptım” demesi, Allah katında kızgınlık ve cezayı gerektiren kötü bir iştir. Mümin olduğunu söyleyen bir kimseye bu şekilde davranmak yakışmaz. Resûlullah (s.a.s.) böyle bir özelliğin müminliğin değil, münafıklığın alametlerinden olduğunu şöyle haber verir:

“Münafıklığın alametleri üçtür: Söz söylerse yalan söyler, söz verirse sözünü yerine getirmez ve kendisine emanet edilene hıyanet eder.” (Buhârî, Şehâdât 28; Müslim, İman 107)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bir kadının çocuğuna:

“- Gel! Bak sana ne vereceğim!” diye seslendiğini duydu. Hemen ona:

“- Çocuk yanına gelince ne vereceksin?” diye sordu. O kadın da hurma vereceğini söyledi. O zaman Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) o kadına şöyle buyurdu:

“- Eğer çocuğa bir şey vermeseydin, bu söz defterine bir yalan olarak yazılacaktı.” (Ebû Dâvûd, Edeb 79; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 447)

Şunu unutmamak gerekir kiAllah Teâlâ’nın ikram, muhabbet ve rızâsına ermenin yolu O’nun yolunda candan ve maldan fedâkârlık yapmaktır. Nefsin arzusuna muhalefet ederek, din uğrunda gayret göstermektir:

4. Şüphesiz Allah, bütün yapı taşları birbirine kurşunla kenetlenmiş sağlam bir binâ gibi saf tutarak kendi yolunda savaşanları sever.


Bu âyet-i kerîme özellikle Allah yolunda savaşacak ordunun şu üç hususiyete sahip olmasını ister:

  İmanlı ve Allah yolunda savaştıklarının şuuruna ermiş askerlerden müteşekkil,

  Dağınık olmayıp, disiplin içinde ve düzenli saflar halinde savaşan,

  Düşmana kurşunla kaynatılmış surlar gibi sağlam ve sarsılmaz bir şekilde karşı koyan bir ordu.

Bir ordunun düşman karşısında kurşunla kaynatılmış surlar gibi durabilmesi için de şu vasıflara sahip olması gerekir:

  İnanç ve hedef bakımından mükemmel bir görüş birliği, yani subaylar ve erler arasında mükemmel bir dayanışma olmalıdır.

  Askerler birbirlerine samimi bir şekilde bağlı olmalıdır. Ancak bu bağlılık, gayeye ihlâsla sarılmadıkça ve ortada yüce gaye olmadıkça gerçekleşemez. Aksi takdirde, savaş gibi çetin bir imtihanda, niyetlerdeki zaafların saklı kalması mümkün değildir. Dolayısıyla güven sarsıldığında, askerler itimatlarını kaybeder ve birbirlerinden şüphe etmeye başlarlar.

  Yüksek derecede ahlâk sahibi olmalıdırlar. Şayet bir ordunun subay ve erleri ahlâken zayıf kimselerse, aralarında saygı ve sevgi yok demektir. Bu ahlâki zaafları dolayısıyla da birbirleriyle kavga ve münakaşa etmekten kurtulamazlar.

  Ordu mensupları arasında, gaye ve hedefe duyulan arzu ve onu elde etmek için gösterilen kararlılık, karşılıklı öyle bir tesir ve sinerji meydana getirir ki, hiçbir güç onları yenemez ve onlar savaş meydanında kurşunla kaynatılmış duvarlar gibi sağlam, sarsılmaz bir şekilde çarpışırlar.

Bir ordunun galip olması için sayılan bu özelliklerin temelinde ise Allah Resûlü’ne kayıtsız şartsız teslimiyet ve onun hukukunu gözetmek yatar. Bu önemli hususa dikkat edilmediği takdirde zafer yerine büyük felaketlerle karşılaşılır. İste size iki büyük peygamberin hayatından iki mühim örnek. Önce Hz. Mûsâ:

5. Hani Mûsâ kavmine: “Ey kavmim! Benim size Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğumu kesinlikle bildiğiniz halde niçin bana eziyet ediyorsunuz?” demişti. Onlar doğru yoldan sapınca Allah da onların kalplerini eğriltti. Çünkü Allah, dinin sınırlarını aşıp günahlarda direten bir topluluğu doğru yola iletmez.


İsrâiloğulları Hz. Mûsâ’ya çeşitli şekillerde eziyet etmişlerdi. Allah’ı görmek istemeleri (Bakara 2/55), buzağıyı tanrı edinmeleri (A‘râf  7/138), savaştan geri durup “Haydi, sen ve Rabbin birlikte gidip savaşın; biz işte burada oturuyoruz” (Mâide 5/24) demeleri, sağlığıyla alakalı bir takım iftiralarda bulunmaları (Ahzâb 33/69) sadece birkaç örnektir. Bunlar hatırlatılarak, müslümanların da Peygamberimiz (s.a.s.)’e karşı aynı hataları yapmamaları istenir. Eğer bu hususta bir yanlışlık yaparlarsa, âkıbetlerinin onlar gibi olacağı ikazı yapılır.

Nitekim Peygamber Efendimiz Huneyn savaşından elde edilen ganimetleri yeni müslüman olanlara gönüllerini İslâm’a yaklaştırmak için fazla fazla, daha önce müslüman olanlara daha az vererek taksim etmişti. Efendimiz (a.s.) müslümanlardan birinin: “Bu taksimde âdil davranılmadı, Allah’ın rızâsı gözetilmedi” dediğini duyunca öfkelendi, yüzünün rengi değişti. Ardından da şunları söyledi:

“Allah ve Rasûlü âdil davranmazsa kim âdil davranır. Allah Mûsâ Peygamber’e rahmet eylesin. O kavminden bundan daha fazla eziyet gördü, ama sabretti.” (Buhârî, Enbiyâ 28; Edeb 71; Müslim, Zekât 141)

İkinci örnek Hz. İsa:

6. Meryem oğlu İsa da: “Ey İsrâiloğulları! Ben size Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberim; daha önce inen Tevrat’ı doğrulamak ve benden sonra gelecek Ahmed adındaki bir peygamberi müjdelemek üzere geldim” demişti. Fakat o müjdelenen Peygamber, kendilerine apaçık deliller getirince: “Bu düpedüz büyü!” dediler.


Hz. İsa da İsrâiloğulları’na gönderilen peygamberlerden biridir. Onlara Allah’ın emirlerini tebliğ etmişti. Tevrat’ın hükümlerini tatbike devam etti. Getirdiği esasların Tevrat’ı doğrulayıcı muhtevada olduğunu, kendisinin de Tevrat’ta haber verilen vasıflara sahip olduğunu, yani yalancı biri olmadığını bildirdi. İkinci olarak, kendisinden sonra “Ahmed” adında bir peygamberin geleceğini müjdeledi. Ahmed; “Allah’a en çok hamd eden kişi” veya “ahlâkının güzelliği sebebiyle en çok methedilen, kullar arasında en çok övülen kişi” gibi mânalar ifade eder. Hz. İsa’nın müjdelediği bu Peygamber, Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. Zira onun bir adı da Ahmet’tir. Nitekim bir hâdis-i şerfte şöyle buyrulur: “Benim beş tane ismim vardır: Ben Muhammed’im, Ahmed’im. Ben, Allah’ın kendisiyle küfrü silip süpürdüğü Mâhî’yim. Ben insanların, ayaklarının ucunda haşrolunacağı Hâşir’im ve ben Âkib’im.” (Buhârî, Tefsir 61/1; Muvatta, Esmâu’n-Nebî 1)

İsrâiloğulları’na kendi kitapları ve peygamberleri vasıtasıyla Hz. Muhammed (s.a.s.)’in son peygamber olarak gönderileceği haber verildiği ve onu sahip olduğu vasıflardan çok iyi tanıdıkları halde, Efendimiz (s.a.s.) apaçık deliller getirip onları dine çağırdığı zaman ona inanmadılar, getirdiği delilleri de “açık bir sihir, düpedüz büyü” olarak nitelediler. Dolayısıyla bu âyet hem Ehl-i kitabı yeniden düşündürüp Peygamberimiz (s.a.s.)’e imana yönlendirmekte, hem de Arapların ve diğer milletlerin onların hallerinden ibret alıp intibaha gelmelerini öğütlemektedir.

Bütün bu ilâhî lutuflara rağmen:

7. Kendisi İslâm’a çağrıldığı halde, buna uymayıp üstelik Allah hakkında yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir? Allah, zâlimler toplumunu asla doğru yola erdirmez.

8. Onlar, Allah’ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Fakat Allah nûrunu mutlaka tamamlayacaktır; kâfirler hoşlanmasa da!

9. Rasûlü’nü bütün dinlere üstün kılmak için doğruya giden yolun tâ kendisiyle ve adâlet ve hakkaniyet üzere oturan hak din ile gönderen O’dur; müşrikler hoşlanmasa da!


Tüm esaslarını Kur’ân-ı Kerîm ve sünnet-i seniyyenin oluşturduğu İslâm dininin sahibi Cenâb-ı Hak’tır. Onu insanlığın kurtuluşu için son olarak Hz. Muhammed (s.a.s.)’e tâlim etmiştir. Kıyâmete kadar bir başka peygamber ve bir başka din gelmeyecektir. Kurtulacak olanlar bu dine inanarak kurtulacak, kaybedenler de bu dine yüz çevirdikleri için kaybedeceklerdir. Bu dine inananlar tüm güçleriyle onu yaşamak, yaşatmak ve yaymak için çalışırlarken, ona düşman olanlar da onu engellemek için mücâdele vereceklerdir. Tarih boyunca bu mücâdelenin böylece devam ettiği görülür. Fakat neticede hep İslâm galip gelmiştir. Bu gün de yarın da aynı mücâdele devam edecek, fakat kâfirler ve müşrikler istemese de yine İslâm galip gelecektir. Bu Allah’ın va’didir.

Şâir Bâkî der ki:

“Güneşin zerre kadar kadrine noksan gelmez,

Eylese nûr-ı cihan-tâbını huffâş inkâr.”

“Yarasalar, tüm cihanı aydınlatan nûrunu inkâr etse de güneşin kadr ü kıymetine zerre kadar bir noksanlık gelmez.”

Dolayısıyla müslümanlar bu iman ve umutla dinlerine sarılıp, onu yüceltme yolunda bütün güçlerini ortaya koyarak gayret etmelidirler. Onların vazifesi, kendilerine düşen tarafıyla sorumluluklarını yerine getirmeleridir. Gerisi Allah’a kalmıştır. O, va’dini mutlaka yerine getirecektir.

Bu müjdenin, İslâm’ın sadece Medine’yle sınırlı olduğu, müslümanların sayısının birkaç bini geçmediği, kâfirlerin bu dini yok etmede kararlı oldukları ve Uhud’da yenilgiye uğrayan müslümanların kendilerine olan güvenlerinin sarsıldığı bir dönemde gelmiş olması, apayrı bir ehemmiyet taşımaktadır. İşte bu şartlar altında Allah Teâlâ İslâm nûrunun sönmeyeceğini, aksine daha da ışıldayarak tüm dünyaya yayılacağını müjdelemiş ve bu müjde ayniyle gerçekleşmiştir. (bk. Tevbe 9/33; Fetih 48/28)

Şunu belirtmek gerekir ki, bu müjdeden maksat, İslâm dışında başka bir dinin kalmaması değildir. Maksat, müslümanların üstün ve galip gelmeleridir. Âhir zamanda İslâm dışında herhangi bir dinin kalmaması da bu üstünlüğün şumûlü içindedir.

O halde:

10. Ey iman edenler! Sizi pek acı bir azaptan kurtaracak çok kârlı bir ticâretin yolunu size bildireyim mi?

11. Allah’a ve Rasûlü’ne gerektiği gibi inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihâd edersiniz. Eğer bilirseniz, sizin için hayırlı olan budur.

12. Böyle yaparsanız Allah sizin günahlarınızı bağışlar, sizi içinden ırmaklar akan cennetlere; sonsuz nimet ve ebedî mutluluk di­yarı olan Adn cennetlerindeki çok güzel köşklere yerleştirir. En büyük başarı ve kurtuluş işte budur!

13. Hoşunuza gidecek bir başka lutuf daha var: Allah’ın yardımı ve pek yakında gerçekleşecek bir fetih! Mü’minleri müjdele!


Saîd b. Cübeyr’den rivayete göre ashâb-ı kirâm “Sizi pek acı bir azaptan kurtaracak çok kârlı bir ticaretin yolunu size bildireyim mi?” (Saff 61/10) âyet-i kerîmesi nâzil olunca “Bu ticaretin hangisi olduğunu bilsek mallarımızı onun yolunda versek” dediler de Allah Tealâ: “Allah’a ve Rasûlü’ne gerektiği gibi inanır...” âyet-i kerîmesini indirdi. (Suyûtî, Lübâbu’n-Nukûl, II,167)

Mukâtil (r.h.) şöyle anlatıyor: Bu âyet-i kerîmeler Osman b. Maz’ûn hakkında nâzil oldu. Bir gün Resûlullah (s.a.s.)’a: “Bana izin versen de hanımım Havle’yi boşasam, rahip gibi yaşasam. Bunun için kendimi hadım etsem, eti kendime haram kılsam, hiçbir gece uyumasam, oruçsuz hiçbir gün geçirmesem” demişti. Resûlullah (s.a.s.) da ona: “Nikâh benim sünnetimdendir. İslâm’da rahiblik yoktur. Benim ümmetimin rahibliği Allah yolunda cihaddır, ümmetimin hadımlığı da oruçtur. Allah’ın size helâl kıldığı hoş ve temiz şeyleri kendinize haram kılmayın. Benim sünnetimdendir ki gece uyurum, kalkıp ibâdet de ederim, bazı günler oruç tutarım, bazı günler de oruç tutmam. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir” buyurdu. Osman: “Ey Allah’ın Rasûlü! Hangi ticaret Allah’a daha sevgili, bilsem de o ticareti yapsam” dedi ve işte bunun üzerine bu âyet-i kerîmeler nâzil oldu. (Kurtubî, el-Câmi‘, XVIII, 57)

Allah yolunda gösterilen gayretin ve dökülen terin ne kadar kıymetli olduğunu Ziyâ Paşa şöyle dile getirir:

“Her katresi bir gevher-i yektâdan e’azdır.

Allah için ol yaş ki akar dîde-i terden.”

“Allah için, Allah’ın dinine hizmet yolunda insanın ter gözeneklerinden dökülen her bir ter damlası, eşsiz güzellikte kıymetli bir cevherden daha yüce ve değerlidir.”

Mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihad edenlere iki mükâfat müjdelenmiştir:

Birincisi; âhiret mükâfâtı: Bunlar günahların bağışlanıp içinden ırmaklar akan cennetlere varmak, sonsuz nimet ve ebedî mutluluk yeri olan Adn cennetlerindeki çok hoş ve çok güzel saraylara, köşklere yerleşmek.

İkincisi; dünya mükâfâtı: Allah’ın yardımı ve yakın bir fetih. “Yakın fetih”ten maksat sahâbe-i kirâm için müjdelenen Hudeybiye anlaşması, Mekke’nin fethi, Allah’ın müslümanlara nasip edeceği ganimetler, daha sonra İran ve Bizans ülkelerini fethedilmesi vs. olabilir. Nitekim bu sûreden sonra inen fetih sûresinde Resûlullah (s.a.s.)’e “Açık bir fetih” verildiği bildirilir. (Feth 48/1) Bu fetih, daha çok Hudeybiye anlaşması olarak tefsir edilir. Yine o sûrede “feth-i karîb” yani yakın bir fetih ve ganimetlere de işaret edilir. (bk. Fetih 48/18-19)

Müjdelenen bu yardımlar, fetihler ve zaferler hem Resûlullah (s.a.s.) zamanında, hem de sonraki dönemlerde bir bir gerçekleşmiştir. Yine de gerçekleşmeye devam edecektir. Dünyevî müjdelerin gerçekleşmesi, Kur’an’ın haber verdiği âhiret mükâfatlarının gerçekleşeceğinin de açık bir delilidir.

“Allah’ın yardımı ve pek yakında gerçekleşecek bir fetih! Mü’minleri  müjdele!” (Saff 61/13) âyeti, târih boyu savaşlarda mü’min askerlerin morallerini ve savaş heyecanlarını artırıcı bir ifade olarak sık sık tekrarlanmıştır. Hususiyle Osmanlı’da ordunun mutlaka muzaffer olacağı inancını kuvvetlendirmek üzere mehteranın icra ettiği musiki eşliğinde coşkulu bir şekilde seslendirilmesi, manevî bir anane olarak devam ettirilmiştir.

Size müjdelenen bu nimetlere ulaşmak istiyorsanız:

14. Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun! Nitekim Meryem oğlu İsa havârilerine: “Allah yolunda bana yardım edecek kim var?” diye sormuş, onlar da: “Allah’ın dîninin ve peygamberinin yardımcıları biziz!” demişlerdi. Sonunda İsrâiloğulları’ndan bir kısmı iman etti, bir kısmı da inkâr etti. Ama biz, iman edenleri düşmanları karşısında destekledik ve böylece onlar üstün geldiler.


Hz. İsa ve ona inanan havâriler misal verilerek, müslümanlar Allah’ın dinine ve Peygamberi’ne yardıma teşvik edilmektedirler. Nasıl Hz. İsa’ya inananlar, ona inanmayıp düşman olanlara üstün geldilerse, Allah’ın yardımıyla Hz. Muhammed (s.a.s.)’e inananlar da, ona inanmayıp düşmanlık edenlere üstün geleceklerdir.

Bu sûrenin sonunda müjdelendiği üzere müslümanların zafer ve fetih elde ettikleri zaman gurura kapılıp aşırılığa sapmamalarını, o yardım ve zaferin Allah’ın bir lütfu olduğunu bilmelerini, onu bahşeden Allah’ın geri almaya da güç yetirebileceğini hesaba katarak, her türlü inkâr ve nakörlükten sakınıp Allah Teâlâ’yı tesbih ve tenzîhe devam etmelerini öğütlemek üzere Cuma sûresi geliyor: