Nuh Sûresi



Nuh Sûresi Hakkında

Nûh sûresi Mekke’de nâzil olmuştur. 28 âyettir. İsmini, sûrede kıssası anlatılan Hz. Nûh’tan alır. اِنَّٓا اَرْسَلْنَا (İnnâ erselnâ) sûresi diye de anılır. Hem Mushaf tertîbine, hem de iniş sırasına göre 71. sûredir.

Nuh Sûresi Konusu

Hz. Nûh’un uzun yıllar ısrarla yaptığı tebliğ, verdiği mücâdele ve kavminin buna inkâr, yalanlama ve büyük bir vurdumduymazlıkla mukabele etmesi dikkat çekici bir üslupla anlatılır. Putperestliğin temellerine temas edilir. Hz. Nûh’un duasıyla, o inatçı azgın kavmin helaki ibretli bir vesika halinde gözler önüne serilir.

Nuh Sûresi Nuzül Sebebi

         Gerek mushaftaki sıralamaya gerekse nüzûl sırasına göre yetmiş birinci sûredir. Nahl sûresinden sonra, İbrâhim sûresinden önce Mekke’de inmiştir.

Nuh Sûresi Arapça Yazılışı

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
اِنَّٓا اَرْسَلْنَا نُوحًا اِلٰى قَوْمِه۪ٓ اَنْ اَنْذِرْ قَوْمَكَ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
1.
قَالَ يَا قَوْمِ اِنّ۪ي لَكُمْ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌۙ
2.
اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاتَّقُوهُ وَاَط۪يعُونِۙ
3.
يَغْفِرْ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرْكُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۜ اِنَّ اَجَلَ اللّٰهِ اِذَا جَٓاءَ لَا يُؤَخَّرُۢ لَوْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
4.
قَالَ رَبِّ اِنّ۪ي دَعَوْتُ قَوْم۪ي لَيْلًا وَنَهَارًاۙ
5.
فَلَمْ يَزِدْهُمْ دُعَٓاء۪ٓي اِلَّا فِرَارًا
6.
وَاِنّ۪ي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُٓوا اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ وَاَصَرُّوا وَاسْتَكْبَرُوا اسْتِكْبَارًاۚ
7.
ثُمَّ اِنّ۪ي دَعَوْتُهُمْ جِهَارًاۙ
8.
ثُمَّ اِنّ۪ٓي اَعْلَنْتُ لَهُمْ وَاَسْرَرْتُ لَهُمْ اِسْرَارًاۙ
9.
فَقُلْتُ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ اِنَّهُ كَانَ غَفَّارًاۙ
10.
يُرْسِلِ السَّمَٓاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًاۙ
11.
وَيُمْدِدْكُمْ بِاَمْوَالٍ وَبَن۪ينَ وَيَجْعَلْ لَكُمْ جَنَّاتٍ وَيَجْعَلْ لَكُمْ اَنْهَارًاۜ
12.
مَا لَكُمْ لَا تَرْجُونَ لِلّٰهِ وَقَارًاۚ
13.
وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا
14.
اَلَمْ تَرَوْا كَيْفَ خَلَقَ اللّٰهُ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًاۙ
15.
وَجَعَلَ الْقَمَرَ ف۪يهِنَّ نُورًا وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا
16.
وَاللّٰهُ اَنْبَتَكُمْ مِنَ الْاَرْضِ نَبَاتًاۙ
17.
ثُمَّ يُع۪يدُكُمْ ف۪يهَا وَيُخْرِجُكُمْ اِخْرَاجًا
18.
وَاللّٰهُ جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ بِسَاطًاۙ
19.
لِتَسْلُكُوا مِنْهَا سُبُلًا فِجَاجًا۟
20.
قَالَ نُوحٌ رَبِّ اِنَّهُمْ عَصَوْن۪ي وَاتَّبَعُوا مَنْ لَمْ يَزِدْهُ مَالُهُ وَوَلَدُهُٓ اِلَّا خَسَارًاۚ
21.
وَمَكَرُوا مَكْرًا كُبَّارًاۚ
22.
وَقَالُوا لَا تَذَرُنَّ اٰلِهَتَكُمْ وَلَا تَذَرُنَّ وَدًّا وَلَا سُوَاعًاۙ وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًاۚ
23.
وَقَدْ اَضَلُّوا كَث۪يرًاۚ وَلَا تَزِدِ الظَّالِم۪ينَ اِلَّا ضَلَالًا
24.
مِمَّا خَط۪ٓيـَٔاتِهِمْ اُغْرِقُوا فَاُدْخِلُوا نَارًا فَلَمْ يَجِدُوا لَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْصَارًا
25.
وَقَالَ نُوحٌ رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْاَرْضِ مِنَ الْكَافِر۪ينَ دَيَّارًا
26.
اِنَّكَ اِنْ تَذَرْهُمْ يُضِلُّوا عِبَادَكَ وَلَا يَلِدُٓوا اِلَّا فَاجِرًا كَفَّارًا
27.
رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَلِوَالِدَيَّ وَلِمَنْ دَخَلَ بَيْتِيَ مُؤْمِنًا وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِۜ وَلَا تَزِدِ الظَّالِم۪ينَ اِلَّا تَبَارًا
28.

Nuh Sûresi Türkçe Meali (Ömer Çelik)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla
1.
Biz Nûh’u, “Başlarına pek acı bir azap çökmeden önce halkını uyar!” diye kavmine peygamber olarak gönderdik.
2.
O da şöyle dedi: “Ey kavmim! Şüphesiz ben, size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.”
3.
“Yalnızca Allah’a kulluk yapın, O’na gönülden saygı besleyip emirlerine karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin!”
4.
“Tâ ki Allah da sizin günahlarınızı bağışlasın ve ceza vermeksizin belirli bir vakte kadar sizi ertelesin! Şüphe yok ki, Allah’ın takdir ettiği ecel gelip çattığında asla ertelenmez. Keşke bunu bilseniz!”
5.
Nûh Rabbine şöyle niyâz etti: “Rabbim! Ben kavmimi gece gündüz imana çağırdım.”
6.
“Fakat ben çağırdıkça, onlar gerçeği kabulden daha fazla uzaklaştılar.”
7.
“Kendilerini bağışlaman için onlara yaptığım her çağrı karşısında parmaklarını kulaklarına tıkadılar, bana görünmemek için elbiselerine büründüler, küfürde direttikçe direttiler ve büyüklenip beni dinlemeyi kibirlerine yediremediler.”
8.
“Kâh oldu, dâvetimi yüksek sesle ve vurgulu bir üslupla yaptım.”
9.
“Kâh oldu onlara açıktan söyledim, kâh oldu gizliden gizliye, husûsî dâvette bulundum.”
10.
“Onlara dedim ki: «Rabbinizden bağışlanma dileyin! Çünkü O, günahları çokça bağışlayıcıdır.»
11.
«Bağışlanma dileyin ki üzerinize bol bol yağmur yağdırsın.»
12.
«Mallarınızı, evlatlarınızı çoğaltsın, size bağlar, bahçeler versin, sizin için ırmaklar akıtsın.»
13.
«Size ne oluyor ki, Allah’ı tanımıyor, O’nun büyüklüğünden korkmuyorsunuz?»
14.
«Oysa O’dur sizi merhale merhale, şekilden şekle geçirerek yaratan!»
15.
«Hem görmez misiniz, Allah yedi göğü nasıl birbiriyle tam uyumlu, mükemmel bir ölçüyle ayarlanmış tabakalar hâlinde yaratmış?»
16.
«O gökler içinde ayı yansıyan bir nûr, güneşi de bir ışık kaynağı yapmış.»
17.
«Allah sizi de yerden bitki bitirircesine bitirip büyüttü.»
18.
«Sonra sizi tekrar toprağa döndürecek ve yeniden diriltip tekrar oradan çıkaracaktır.»
19.
«Allah, yeryüzünü sizin için bir sergi gibi döşedi.»
20.
«Onun geniş yollarında, dağları vâdileri arasında yürüyüp gidesiniz diye.»”
21.
Nûh dedi ki: “Rabbim! Bunlar bana karşı geldiler; malı da çocukları da kayıplarını artırmaktan başka bir şeye yaramayan kimselerin peşine düştüler.”
22.
“Dâvetimi engellemek için büyük büyük tuzaklar kurdular.”
23.
“«Sakın ha ilâhlarınızdan vazgeçmeyin. Hele hele Vedd’i, Suva’ı, Yeğûs’u, Yeûk’u ve Nesr’i asla bırakmayın!» dediler.”
24.
“Böylece pek çoklarını şaşırtıp saptırdılar. Sen de o zâlimlerin şaşkınlığını artır ya Rabbi!”
25.
Böylece günahları yüzünden tûfanda boğuldular, peşinden cehenneme tıkıldılar! Kendilerini Allah’ın azabından koruyacak bir tek yardımcı bile bulamadılar.
26.
Nûh dedi ki: “Rabbim! Yeryüzünde dolaşan bir tek kâfir bile bırakma!”
27.
“Bırakacak olursan, onlar senin kullarını yoldan çıkarırlar ve ancak kendileri gibi ahlâksız, günahkâr ve azılı kâfir nesiller yetiştirirler.”
28.
“Rabbim! Beni, anne-babamı, mü’min olarak evime girenleri, bütün mü’min erkeklerle mü’min kadınları bağışla! Zâlimlerin ise ancak helâkini artır! Köklerini kurut!”

Nuh Sûresi Tefsiri (Ömer Çelik)

1. Biz Nûh’u, “Başlarına pek acı bir azap çökmeden önce halkını uyar!” diye kavmine peygamber olarak gönderdik.

2. O da şöyle dedi: “Ey kavmim! Şüphesiz ben, size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.”

3. “Yalnızca Allah’a kulluk yapın, O’na gönülden saygı besleyip emirlerine karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin!”

4. “Tâ ki Allah da sizin günahlarınızı bağışlasın ve ceza vermeksizin belirli bir vakte kadar sizi ertelesin! Şüphe yok ki, Allah’ın takdir ettiği ecel gelip çattığında asla ertelenmez. Keşke bunu bilseniz!”


Nûh (a.s.), Allah’ın emriyle, küfür ve azgınlıkta devam eden kavminin başına büyük bir felâketin gelmekte olduğunu haber verir. İşlemekte oldukları günahları terk etmez, hal ve ahlâklarını düzeltmezlerse azaba uğrayacaklarını bildirir. Bundan kurtulabilmenin yolu olarak da onlara şu üç esası tebliğ eder:

    Kulluk: Putlara tapmayı bırakarak sadece Allah’a kulluk etmek, O’nun emirlerini yerine getirmek.

    Takvâ: Allah’a gönülden saygı beslemek, O’nun büyüklüğü karşısında titremek, bu saygı ve korkuyla O’nun râzı olmadığı bütün işleri, tutum ve davranışları terk etmek; razı olduğu işleri yapmaya gayret göstermek,

    İtaat: Peygamberin Cenâb-ı Hak tarafından vazifelendirildiğine inanıp onun tebliğ ettiği esaslara uygun yaşamak.

Bunları yaptıkları zaman, Allah onların, kul hakları hariç, tüm günahlarını bağışlayacak, ecelleri gelinceye kadar onları her türlü felaketten koruyacak ve onlara huzurlu bir dünya hayatı lütfedecektir. Eğer inanmazlarsa sıkıntılarla dolu huzursuz bir hayat yaşayacaklar, nihâyet hayatları da felâketlerle ve imansız bir şekilde son bulacaktır. Çünkü hangi halde olursa olsun, fert ya da toplum için Allah’ın belirlediği bir ecel vardır. O geldiği zaman, bunun bir an bile ertelenmesi veya öne alınması mümkün değildir. (bk. A‘râf  7/34) Burada dikkat çekilmek istenen husus, iman edip gerçekleri anlayarak ona göre yaşamak için Cenâb-ı Hakk’ın verdiği ömrü ve fırsatı en iyi şekilde değerlendirmeye çalışmaktır. Bu fırsat geçince artık kurtulma imkânı kalmayacaktır.

Fakat azgın kavim, bütün uyarılara rağmen zulüm ve haksızlığa devam ettiler. Bunun üzerine:

5. Nûh Rabbine şöyle niyâz etti: “Rabbim! Ben kavmimi gece gündüz imana çağırdım.”

6. “Fakat ben çağırdıkça, onlar gerçeği kabulden daha fazla uzaklaştılar.”

7. “Kendilerini bağışlaman için onlara yaptığım her çağrı karşısında parmaklarını kulaklarına tıkadılar, bana görünmemek için elbiselerine büründüler, küfürde direttikçe direttiler ve büyüklenip beni dinlemeyi kibirlerine yediremediler.”

8. “Kâh oldu, dâvetimi yüksek sesle ve vurgulu bir üslupla yaptım.”

9. “Kâh oldu onlara açıktan söyledim, kâh oldu gizliden gizliye, husûsî dâvette bulundum.”


Bütün peygamberler, tebliğ vazifelerini ifâ için çok büyük gayretler göstermişlerdir. Gece gündüz demeden çalışmışlardır. Nûh (a.s.) da büyük bir samimiyet ve gönüllülükle çalışıp çabalamış, kavmini uçurumdan kurtarmak için elinden gelen her şeyi yapmıştır. Davetini açıktan herkesin duyacağı şekilde ilan etmiş, insanlarla gizli gizli görüşmüş, her yolu denemiştir. Başvurmadığı bir çare kalmamıştır. Fakat o ne kadar gayret gösterdiyse, kavmi tam aksine onun davetinden uzaklaştılar. Onu kabule yanaşmadılar.

Onların Hz. Nûh’un davetine olan nefretleri ve yüz çevirmelerinin şiddeti şu ifadelerle haber verilir:

Birincisi; parmaklarını kulaklarına tıkadılar: Normalde insan bir şeyi duymak istemeyince, bütün parmağını değil parmağının ucunu kulağının içine koyar. Bunlar ise Hz. Nûh’un davetini duymamak için parmak uçlarını değil, parmaklarının hepsini kulaklarını sokup onu en küçük bir sesin bile giremeyeceği şekilde iyice tıkadılar. Bu durum onların duyduğu nefretin derecesini göstermektedir.

İkincisi; elbiselerine büründüler: Hz. Nûh’un sözünü duymak istemedikleri gibi, yüzünü de görmek istemiyorlardı. Yahut bunu, Nûh (a.s.) yanlarından geçerken onları tanımasın ve kendilerini dine çağırmasın diye yapıyorlardı. Nitekim Mekke kâfirleri de aynı küstahlığı Peygamberimiz (s.a.s.)’e karşı sergiliyorlardı:

“Şu hâle bakın, onlar sırf içlerindekini Peygamber’den gizlemek için yan çizer, göğüslerini eğip bükerler. Dikkat edin! Onlar örtülerine büründükleri zaman bile Allah onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Çünkü O, sînelerde saklı tutulan bütün gizlilikleri hakkiyle bilendir.” (Hûd 11/5)

Üçüncüsü; ısrar ettiler: Onlar, hem kendi bâtıl yollarında yürümekte ısrar ettiler, hem de gerçek daveti dinleyip kabul etmeme hususunda ısrar edip durdular.

Dördüncüsü; hakkı kabul etmemede büyüklendikçe büyüklendiler. “Senin peşinden gelenler toplumun en bayağı kimseleri iken, bizim sana inanmamızı nasıl beklersin?” dediler. (Şuarâ 26/111)

Bu kadar şiddetli düşmanlık ve nefrete rağmen Nûh (a.s.)’ın sabır ve tahammülle tebliğe devam etmesi ne ulvî bir ahlâkî güzelliktir:

10. “Onlara dedim ki: «Rabbinizden bağışlanma dileyin! Çünkü O, günahları çokça bağışlayıcıdır.»

11. «Bağışlanma dileyin ki üzerinize bol bol yağmur yağdırsın.»

12. «Mallarınızı, evlatlarınızı çoğaltsın, size bağlar, bahçeler versin, sizin için ırmaklar akıtsın.»


Kur’ân-ı Kerîm, Allah’a iman ve itaatin bolluk, bereket, huzur ve refaha vesile olacağını (bk. Mâide 5/66; A‘râf  7/96; Hûd 11/3, 52); imansızlık ve itaatsizliğin ise bereketi ortadan kaldırıp sıkıntı ve felaketlere sebep olacağını (bk. Tâhâ 20/124) yer yer hatırlatır. Burada da bu husus açıkça beyân edilmektedir. Nitekim Hz. Ömer’in şu hali, bu âyetleri nasıl anlamamız gerektiğini gösteren açık bir misaldir:

Ömer (r.a.) bir defasında yağmur duasına çıktı. Geri dönünceye kadar bağışlanma dilemekten başka bir şey yapmadı. Yağmur yağınca, yanın­da bulunanlar: “Biz senin yağmur için dua ettiğini görmedik” dediler. O da: “Ben göğün yağmur gelen kapılarına vurdum” buyurmuş sonra da Nûh sûresi 10-12. âyetleri okumuştur. (Zemahşerî, el-Keşşâf, VI, 160)

Hasan Basri (r.h.)’in şu tavsiyeleri de dikkate değerdir:

Rivayete göre meclisinde bulunan bir kişi,  Hasan Basri (r.h.)’e kuraklıktan şikayet etti. Ona: “Al­lah’tan bağışlanma dile” dedi. Bir diğeri fakirlikten şikayet etti, ona da: “Al­lah’tan bağışlanma dile” dedi. Bir başkası: “Allah’a dua et de bana bir oğul ihsan etsin” dedi, ona da: “Allah’tan bağışlanma dile” dedi. Başka biri bahçesin­deki kuraklıktan ona şikayet etti, ona da: “Allah’tan bağışlanma dile” dedi. Böyle demesinin sebebi sorulunca da: “Ben kendiliğimden bir şey söylemedim” deyip yine bu âyetleri okumuştur. (Zemahşerî, el-Keşşâf, VI, 160)

Hz. Nûh sözüne devamla kavmine Allah’ı hakkiyle tanımalarını, O’nun büyüklük ve yüceliğini idrak ederek O’ndan korkup çekinmelerini hatırlatır:

13. «Size ne oluyor ki, Allah’ı tanımıyor, O’nun büyüklüğünden korkmuyorsunuz?»

14. «Oysa O’dur sizi merhale merhale, şekilden şekle geçirerek yaratan!»


Kavmine şöyle seslenir:

    “Siz niçin Allah’tan korkmuyorsunuz? Yüce Allah’ın sabrı ve hilmiyle beraber azamet ve yüceliği bulunduğuna inanmıyor, O’nu dikkate almayanın neticede yok olacağına ihtimal vermiyorsunuz? Hakkiyle inanmadığınız için O’na saygısızlık ediyor, bu yüzden putlara tapıyorsunuz?”

Bu mânaya göre söz, sırf tehdit ve korkutma ifade eder.

    “Niçin yüce Allah’ın size ilerde bir vakar, izzet ve şeref lütfederek size değer vermesini, yükseltip neticede büyük mertebeye erdirmesini ümit etmiyorsunuz? Bu ulvî dereceye ulaşabilmek için neden iman edip onun yolunda gitmiyorsunuz da tam aksine O’nu inkâr edip putlara taparak zelillik yolunu seçiyorsunuz?”

Bu durumda ise söz, korkutmadan ziyade teşvik olmuş olur.

İnsanı topraktan, çamurdan, sudan başlayıp meni, nutfe, alaka, mudğa, kemik, et, ruhun üflenmesi safhalarında geçirerek onu mükemmel bir varlık haline getiren Allah Teâlâ (bk. Hac 22/5; Mü’minûn 23/12-14), elbette kendinden korkulmaya, saygı duyulmaya, kadri bilinmeye ve rahmeti umulmaya en layık varlıktır.

Bu düşünceyi kalplerine iyice perçinlemek için Nûh (a.s.) tebliğine şöyle devam ediyor:

15. «Hem görmez misiniz, Allah yedi göğü nasıl birbiriyle tam uyumlu, mükemmel bir ölçüyle ayarlanmış tabakalar hâlinde yaratmış?»

16. «O gökler içinde ayı yansıyan bir nûr, güneşi de bir ışık kaynağı yapmış.»

17. «Allah sizi de yerden bitki bitirircesine bitirip büyüttü.»

18. «Sonra sizi tekrar toprağa döndürecek ve yeniden diriltip tekrar oradan çıkaracaktır.»

19. «Allah, yeryüzünü sizin için bir sergi gibi döşedi.»

20. «Onun geniş yollarında, dağları vâdileri arasında yürüyüp gidesiniz diye.»”


İnsanın safha safha yaratılışı Allah’ın kudretine enfüsî bir delildir. Şimdi ise O’nun nihâyetsiz kudret ve azametini gösteren âfâkî delillere işaret edilir. Bunlar:

  Birbiriyle eşsiz bir âhenk içinde yedi tabaka halinde yaratılan gökler. (bk. Bakara 2/29)

  Gökyüzünde parıldayan nurlu ay ve aydınlatıcı, ışık kaynağı olan güneş. (bk. Yûnus 10/5; Furkān 25/61-62)

  İnsanın, diğer bitkiler gibi, gerekli gıdaları topraktan alarak gelişmesi ve hayatını devam ettirmesi. O, topraktan yaratıldığı gibi tekrar oraya dönecek ve yeniden diriltilip oradan tekrar çıkarılacaktır. Dolayısıyla tüm varlıkla birlikte insanın yaratılma sebep ve hikmeti, âhiret hayatıdır.

Üzerinde insanın kolaylıkla gezip dolaşabilmesi, geni geniş yollar yapıp istediği yere ulaşabilesi için döşenmiş yeryüzü. (bk. Enbiyâ’ 21/31; Hac 22/27)

Bu şekilde geçen uzun tebliğ ve mücâdele yıllarından sonra:

21. Nûh dedi ki: “Rabbim! Bunlar bana karşı geldiler; malı da çocukları da kayıplarını artırmaktan başka bir şeye yaramayan kimselerin peşine düştüler.”

22. “Dâvetimi engellemek için büyük büyük tuzaklar kurdular.”

23. “«Sakın ha ilâhlarınızdan vazgeçmeyin. Hele hele Vedd’i, Suva’ı, Yeğûs’u, Yeûk’u ve Nesr’i asla bırakmayın!» dediler.”

24. “Böylece pek çoklarını şaşırtıp saptırdılar. Sen de o zâlimlerin şaşkınlığını artır ya Rabbi!”

25. Böylece günahları yüzünden tûfanda boğuldular, peşinden cehenneme tıkıldılar! Kendilerini Allah’ın azabından koruyacak bir tek yardımcı bile bulamadılar.


Nûh kavmi, Hz. Nûh’un davetine sırt çevirip kâfirlikleri, malları, çoluk çocukları dünyada sapıklıktan, helâke uğramaktan, âhirette de azaptan başka bir şeylerini artırmayan büyüklerine ve zenginlerine uydular. Bu önderler Nûh (a.s.)’a karşı halkı kandırmak için pek büyük tuzaklar kurdular, çeşitli hilelere başvurdular. Misal vermek gerekirse Nûh’a deli dediler. Ona uyanların, toplumun en akılsız ve adi insanları olduğunu söylediler. Eğer daveti gerçek olsaydı, ona zenginlerin, ileri gelenlerin inanması gerektiğini iddia etiler. Eğer peygamberse yanında meleklerin olması, hazinelerin bulunması, gaybı bilmesi, her türlü ihtiyaçtan uzak olması gerektiğini ileri sürdüler. (bk. Hûd 11/27, 31; Mü’minûn 23/24-25) Bununla birlikte halkı o dönemin meşhur putlarına ibâdete teşvik edip, onlardan ayrılmamalarını şiddetle ve hararetle tavsiye ettiler. Burada o putların beş tanesinin ismi sayılmaktadır.

İbn Abbas (r.a.)’ın bildirdiğine göre bu put isimleri, aslında sâlih insanlara ait idi. Onlar öldükten sonra, şeytan o kavme: “Toplantı yerlerinizin karşısına bunlar için anıtlar dikin ve onların adlarını verin!” diye telkinde bulundu. Önceleri bunlara tapan yoktu. Fakat onlar ölüp gittikten sonra, bu isimlerin sahipleri hakkındaki bilgiler de unutuldu ve insanlar onlara tapmaya başladı. (Buhârî, Tefsir 71/1)

Nûh kavminin müptela olduğu şirk hastalığı bu sapmanın bir devamı idi. Böylece onlar iyice sapıtıp yoldan çıkınca, artık ıslahlarının mümkün olmadığını vahiy yoluyla öğrenen Hz. Nûh (bk. Hûd 11/36), onların iyice sapıtıp helak olmaları için beddua etmiştir. Neticede Peygamber duası kabul edilmiş, onlar işledikleri büyük günahlar yüzünden tufanda boğulmuşlardır. Âhirette de cehenneme atılacaklardır. Dünyada onları boğulmaktan kimse kurtarmadığı gibi, âhirette de Allah’ın azabından kurtulmak için hiçbir yardımcı bulamayacaklardır. Onlara putları yardımcı olmadığı gibi, tepelerine azap indiğinde Mekke müşriklerine de putları yardım edemeyecektir.

Sonunda:

26. Nûh dedi ki: “Rabbim! Yeryüzünde dolaşan bir tek kâfir bile bırakma!”

27. “Bırakacak olursan, onlar senin kullarını yoldan çıkarırlar ve ancak kendileri gibi ahlâksız, günahkâr ve azılı kâfir nesiller yetiştirirler.”

28. “Rabbim! Beni, anne-babamı, mü’min olarak evime girenleri, bütün mü’min erkeklerle mü’min kadınları bağışla! Zâlimlerin ise ancak helâkini artır! Köklerini kurut!”


Hz. Nûh’un, yeryüzünde hiçbir kâfirin bırakılmaması yönündeki duasının hikmeti, gelecek nesillere olan şefkat ve merhametidir. Çünkü kâfirler, çocuklarını kendi bâtıl inanç ve anlayışlarına göre yetiştirirler. Onların da kâfir ve günahkâr olmalarına sebep olurlar. Yeryüzünde tek kâfir kalmayacak şekilde bunlar temizlendikleri takdirde, böyle bir tehlike ortadan kalkmış olur.

Rivayete göre Hz. Nûh’un kâfirlere böyle beddua etmesinin sebebi şudur:

Kavminden bir adam, kucağında küçük bir çocuk olduğu halde Nûh (a.s.)’ın yanından geçerken:

“- Sen bu adamdan uzak dur, kendini bundan koru. Çünkü o seni saptıracak” dedi. Bu sefer oğlu:

“- Babacığım, beni yere indir” dedi. Onu indirdi. Çocuk Hz. Nûh’a bir taş attı ve başını yaraladı. İşte bu vakit sabrı taşıp onlara beddua etti. (bk. Zemahşerî, el-Keşşâf, VI, 163)

Hz. Nûh, kâfirlere bedduadan sonra, hem kendisi hem de mü’minler için dua etmiştir. Ana-babası müslüman olduğu için onlara bağışlanma dilemiş, kâfir olan oğlunu ve hanımını istisnâ etmek için “evime mü’min olarak giren” kaydını getirmiş ve kıyâmete kadar gelecek bütün mü’min erkek ve kadınlara Allah’tan bağışlanma dilemiştir. O merhamet deryası gönlüyle bütün mü’minleri duasına dâhil etmiştir. Fakat zâlimlerden, kâfirlerden ciğeri iyice yandığı için, son olarak yine onlara helak istemekten kendini almamıştır. Bu da, bütün kâfirler ve zâlimler hakkında umûmî bir bedduadır.

Görülen âlemde tecelli eden ilâhî kudret akışları ve azamet tecellilerinden bahseden Nûh sûresini, görülmeyen âlemin sırlarına kapı aralayan Cin sûresi takip edecektir: